25 Eylül 2020
  • İstanbul26°C
  • Diyarbakır31°C
  • Ankara24°C
  • İzmir29°C
  • Berlin16°C

SAİD-İ NURSÎ’Yİ DEMOKRAT PARTİYE FEDA ETMEK (IV)

Abdullah Can

13 Eylül 2020 Pazar 18:07

Önceki yazımda, Said-i Nursî’nin Demokrat İktidarından 5 “hayatî” talebinin olduğunu, bu taleplerin, nitelik olarak, coğrafyamızın “dinî”, “sosyal” ve “siyasal” problemlerinin çözümüyle ilgili olup, “şahsı”nı asla ileri sürmediğini maddeler halinde sıralamıştım. Bu bağlamda, Nursî’yi Demokrat Parti’yle, onun üst çatısı olan müesses rejimle ilişkilendirenlerin, iddialarında haksız ve isabetsiz olduklarını ispatlamıştım. Bu son bölümüde ise, Demokrat iktidarında, Nursî’nin maruz kaldığı takip, tazip ve sıkıntıları dile getireceğim. Böylece, bu partinin şahsında, onu, particiliğe alet edenleri, sistemle uzlaştıranları tekzip edeceğim.

Evet, bir “alim”, “aydın” ve “mürşit” olarak, Said-i Nursî, “İslâmî” ve “insanî” projelere sahip bir kişiliktir; yola bu ajandayla çıkmıştır. Yaşadığı “İstibdat”, “İttihad-Terakki” ve “Cumhuriyet” dönemi muktedirlerine, yüklendiği misyon gereği, projelerini anlatmış, hayata geçirilmeleri için çabalamış; bu hususta etkin ve yetkin kişileri “teşvik”te bulunmuştur. Bu kişilerin “hayırlı” ve “yapıcı” uygulamalarını takdir etmiş, “yanlış” ve “yıkım”a dönük icraatlarını tenkit etmiştir. Takdir ve tenkid dengesini kurarken, inancından, duruşundan ise asla ödün vermemiş; “yaranmak” ve “yer edinmek” gibi pest ahlaklardan, –şeytandan kaçar gibi– kaçmıştır. Düşünce ve aksiyonunda görülen “istikrar” ve “istikamet”, bir ömür boyu süregitmiştir. Böyleyken, onu, yerleşik düzenle, düzenin sacayaklarından olan bir partiyle anmak, yanyana ve kolkola göstermek, şahsiyetine de, misyonuna da –en hafif deyimiyle– hakarettir, ihanettir. Keza, Nursî’nin, “irşat” ve “uyarı” eksenli yazılarını, mektuplarını, “yandaşlık” ve “partizanlık” temelinde yorumlamak, kapkara bir cehalettir, kupkuru bir bağnazlıktır.

Bu kısa tespitten sonra, Demokrat Parti döneminde, Said-i Nursî’ye reva görülenlere dönelim:

(Not: Önceki yazılarda olduğu gibi, bunda da referansım, ağırlıklı olarak Emirdağ Lahikası, c. 2 olacaktır; kişilerin, gurupların sağdan-soldan devşirdikleri rüyalar, rivayetler, menkıbeler, duyumlar ölçü alınmayacaktır.)

Evet, malumdur; Nursî’yi particilikle ilişkilendirenlerin yegane referansları, Emirdağ Lahikası, c. 2’dir. Ne var ki, unuttukları bir şey var; o da, Nursî’ye “dost” ve “hami” gösterdikleri Demokrat İktidarının, ona reva gördüğü sıkı takip ve taziplerin kaynağı da bu kitaptır. Herhalde, bu çelişkiyi farketmemişlerdir; etselerdi, meslekleri gereği, bu konuda da “tahrifat” yaparlardı. Ancak Allah, bu suiniyet ve suikaste meydan vermemiştir; gözlerini kör, anlayışlarını yok etmiştir. Bir başka ifadeyle, onları, kazdıkları kuyuya düşürtmüştür. Her ne ise…

Demokrat Parti iktidar olduğunda, Said-i Nursî 72 yaşındadır; yani pir-i fanîliğe merdiven dayamıştır. Yetmez, maruz kaldığı sürgün ve hapis hayatından, içirtilen zehir ve ağulardan, hasılı, yıllarca çektiği eziyet ve azaplardan gayet yıpranmış ve hastalıklı bir vücuda sahiptir. Böyleyken, kendisine zorla “dost” ve “yoldaş” gösterilen Demokrat Parti İktidarı’nca da, –aşağıda sıraladığımız gibi– takip ve tarassutlara, baskı ve engellemelere maruz bırakılmış; ta vefatına dek, maddi-manevi eziyetlere, azaplara giriftar edilmiştir. İşte, bazı örnekler… Gerisini siz düşünün!

1- Tek parti iktidarında, “imha” ve “tasfiye” amaçlı olarak, Nursî’ye uygulanan “zehirleme” suikasdı, Demokrat Parti döneminde de devam etmiştir. Bunu, ister partinin gönüldaşlarına mal edin, isterse onda kamufle olmuş Tek Parti kalıntısı zındıklara mal edin, farketmez. Sonuçta, hayatını, iman ve Kur’an hakikatlerini yazmakla, yaymakla “İslam”a ve “insanlığa” adamış bir alim ve aydın vardır; imha edilmek isteniliyor. İnancına da, fikirlerine de tahammül yok; yok edilmek isteniliyor. Halbuki bütün dünyada hükümferma bir akım var; “fikir hürriyeti”… Hapisler, sürgünler, tecritler, tenkiller kendisini durduramayınca, sistemin elinde tek “seçenek” kalıyor; o da, kişiliğini, vicdanını kiraya vermiş kimi bedbahtların eliyle “zehirletmek”; bu yolla emellerine kavuşmak. Bu suikast, bir defa değil, Nursî’nin dilinde, “müteaddit defa” olmuştur, uygulanmıştır.1   

2- Tek Parti iktidarında olduğu gibi, Said-i Nursî’nin kılık-kıyafetine, Demokrat Parti iktidarında da müdahele edilmiştir. Bu husustaki haksızlık ve keyfîlik devam etmiştir. Toplumu, “topyekûn” dönüştürmeyi hedefleyen “ihtilalci kadro”, yürüttükleri sosyal, siyasal ve düşünsel mühendisliğe direnen, ters düşen, karşı duran hiç bir bireye, hiç bir oluşuma göz açtırmamıştır. Bu bağlamda, Nursî’yi, Tek Partili süreçte rahat bırakmayan İttihad-Terakki zihniyetli ihtilalci kadro, onu, Demokrat Parti iktidarında da rahat bırakmamıştır; adım adım izlemişler, her fırsatta ilişmişlerdir. Bunun bir örneği de, sarığını indirtip başına zorla Frenk serpuşunu geçirmek olmuştur.

Evet, “kanun” perdesi altında icra edilen bu zorbalık, esasta bir “tahrikçilik”ti; amaç, Nursî’ye “yeter” dedirtip bir hadise çıkartmaktı. Ancak o, işin farkındadır; sabrı yeğlemiş, tahriklere kapılmamıştır. İktidar eliyle icra edilen bu melunane teşebbüsü, –ki Nursî, buna “dehşetli suikast” der– iktidardaki “dindar” mebuslara bildirir; “durdurmalarını” bekler. Tek Parti sultasının başaramadığı bu şapka geçirme operasyonunu, içinde “dindarlar”ın da olduğu bir parti başarmak istiyordu; ve herhalde, başına şapkayı koyduktan sonra, havuz medyalarınca fotograflarını çekeceklerdi; teşhir edeceklerdi. Böylece, Nursî’nin hem onuruyla oynayacaklardı, hem de onun tabiriyle, “ecnebi papazlarına” benzeteceklerdi. Bu noktada, Nursî, icracı iktidara değil, Demokrat Partili “dindar milletvekilleri”ne çağrıda bulunarak, göreve çağırıyor; “yalnız bırakılmamasını” talep ediyor.2

3- Tek Partili dönemde olduğu gibi, Demokrat Parti iktidarında da Said-i Nursî’nin “seyahat” ve “akraba ziyareti” engellenmiştir. Tarih, 5 Ocak 1959. Mevsim Kış. Vefatına 1 yıl kalmıştır. Nursî, Emirdağ’ından Konya’ya; talebelerini ve yıllardır görmediği kardeşi Abdülmecid’i görmeye gider. Oraya vardığında, ne talebeleriyle, ne de kardeşiyle görüştürülmez; şehrin Demokrat Partili yetkilileri buna izin vermezler. Kendi ifadeleriyle,“Hiç olmazsa Konya’da “iki-üç gün” kalmak zarurî iken, mecburi olarak “bir saat” içinde namazımı kılıp dönmüşüm. Fakat orada, bana birdenbire öyle bir vaziyet verildi ki, bütün gazetelerde neşrettiler. Kırk senedir bir defadan başka görüşmediğim kardeşimin evine dahi gidip görüşemediğim ve konuşamadığım halde, sanki binler adamlarla görüşmüşüm gibi muamele gördüm.”3 demekte. Ve Nursî, mecburen Emirdağ’ına dönmek zorunda bırakılır. Yani hakkındaki “mecburî iskân” yasası hala yürürlüktedir.

Nursî’nin “seyahat özgürlüğü”nün askıya aldırıldığı bir başka örnek, onun Ankara ziyaretiyle ilgilidir. İktidar, Tarih, 11 Ocak 1960. Mevsim Kış’tır. İktidar, yine Demokrat Parti’dedir.. Ankara’daki talebelerinden “davet” mektubu alan Nursî, talebelerinden üç-dördüyle, Emirdağ’ından yola çıkar. Gölbaşı istikametinde şehre girerlerken, önlerine polisler dikilir. Bütün ısrarlara rağmen, 82 yaşındaki Nursî’yi Ankara’ya sokmazlar; Emirdağ’ına geri gönderirler. Çünkü, Menderes, kendi Bakanlarıyla yaptığı istişare sonucunda, Nursî’nin “mecburî iskân”a tabi olduğunu, dolayısıyla gezilere çıkamayacağını kararlaştırırlar. Bu bağlamda, Nursî’nin “hava değişimi” talebine de “hayır” denilmiştir. Isparta’nın havasının kendisi için daha sıhhî olduğunu; hiç olmazsa bir ay Emirdağ’ında, bir ay da Isparta’da kalmasına dair müsaade istemiştir; ne yazık ki, bu arzusu da kabul görmemiş, geri çevrilmiştir.4 İşte, kimi Nurcularca yere-göğe sığdırılamayan Demokrat Parti’nin mahareti, işte “üstadımızdır” dedikleri Nursî’nin maruz kaldığı içler acısı dram...   

4- İşbaşında, Demokrat Parti vardır. Tarih 22 Ocak 1952. Mevsim, yine Kış’tır. Kendisinin 1951 baskılı “Gençlik Rehberi” adlı eseri “suç unsuru” görülmüştür. “Sen kimsin ki gençler için ‘Gençlik Rehberi’ hazırlıyorsun? Ülkenin gencine de, yaşlısına da biz rehberlik ederiz!…” dercesine, bu isim bahane ediliyor. Kitap İstanbul’da basılmıştır diye, zorla İstanbul’a celbediliyor; Emirdağ’ından İstanbul’a… Halbuki yaşlı ve hasta Nursî’yi sorgusu Afyon’da da yapılabilirdi. Ama hayır, son nefesine kadar çektireceklerdi. Bahane, “Said-i Kürdî’nin şahsî nüfuz temini“ymiş… Yok, “Dinî propaganda”ymış… Delil, “suç unsuru” dedikleri “Gençlik Rehberi” isimli kitap… Önce havuz medyasına servis etmişler. Medyatik yaygaranın ardından, Nursî, tek sorumluymuş gibi, İstanbul Adliyesi’ne çağrılıyor. Yüzlerce asker ve polis kordununda. Sonuç, dağ fare doğurdu; İstanbul Birinci Ağır Ceza Mahkemesi’nin, “Bu eser, ‘şahsî nüfuz’ ve ‘dinî propaganda’ amaçlı değildir” kararı. Ve beraat… Faturası, binlerce maddî-manevi zarar; durduk yerde mahkemeleri meşgul etme; toplumu kutuplaştırma, gerginleştirme...5

5- Tek Parti İktidarında olduğu gibi, Demokrat İktidarı’nda da yandaş gazeteler boş durmamışlar; Said-i Nursî’ye dair yalan-yanlış beyanatlarda bulunmuşlar, yetkilileri tahrik etmişlerdir. Nursî’nin ifadesiyle, “habbeyi kubbe” yaparak bir bardak suda fırtınalar estirmişlerdir. Bu medyatik baskı, bu yalan-yanlış yayınlarla, ihbarlarla estirdikleri propaganda fitnesi, Nursî’ye karşı, siyasal erki kışkırtarak, sürekli “zinde” tutarak, adım adım izlenmesine sebep olmuş; dolayısıyla, –yukarıda da arzettiğim gibi– en tabii hakkı olan “seyahat özgürlüğü”nü kısıtlamış, talebeleriyle bir araya gelmesine, akrabalarını ziyaret etmesine engel olunmuştur. Yetmez, kitaplarına ilişilmiş, okuyucularına cezalar kesilmiş, hatta bazı kitaplarının –Asa-yı Musa ve Zülfikar gibi– yakılmalarına teşebbüs edilmiştir.6

6- Demokrat Parti’nin Said-i Nursî’ye reva gördüğü en büyük haksızlık ise, vefatına bir-iki gün kala yapıp-ettikleridir. Malum, Nursî, “seyahat” ve “yerleşme” özgürlüğünden mahrum bırakıldığı için, Isparta’dan Urfa’ya gidişi ani, gizli ve gece yarısı olmuştur. Ne var ki, Isparta’nın “Demokrat” yetkilileri, Nursî’nin “gözetim” altındaki evinden kayboluşunu, derhal İçişleri’ne bildirir; bütün kolluk kuvvetlerini alarma geçirtir. Ancak Nursî, Urfa’ya varmış; İpek Palas Oteli’ne yerleşmiştir. Bundan sonrası, Urfa’da, polis yetkilileriyle söz düellosu… Onlar, her defasında, “İçişleri Bakanımızın (Namık Gedik) emir ve talimatıdır; geldiğiniz yere geri gideceksiniz!” derken, Nursî’den gelen talimat ise, “Ben Urfa’ya ölmeye geldim; geri gitmeye değil!” şeklindedir. Netice, Nursî vefat eder; ancak ölüsüne de tahammülleri yok; Urfa’da gömülmesine rıza gösterilmez. Ve Gedik’ten gelen bir talimat; yeri-göğü titretecek derecededir; (göndermek için vasıta bulamıyoruz diyen yetkililere): “Bir çöp arabası da mı yok; bindirin, Isparta’ya öylece yollayın!” der...

Tabii, bunu yazarken, Gedik’e “şehid-i mazlum” diyenleri de unutmuş değilim. Hatta referans gösterdikleri, “İslâmiyete ciddi taraftar dahiliye vekili Namık Gedik” ifadesini de... “Kabul” diyelim; keza, Menderes için sarfedilen “İslamiyet’in kahramanı” tavsifini de… Peki, “liyakat” kesbettiler mi? Hayır. Nihayet, bu sitayişkâr ifadelerin geçtiği mektup ortada; bu mektupta, Nursî, Ankara’ya niçin geldiğini, tabir yerindeyse, hangi ajandayla geldiğini, Adnan Menderes’e, Namık Gedik’e ve Tevfik İleri’ye neler anlatacağını, hangi telkinlerde bulunacağını açık açık yazmaktadır. Soru: “Nursî, bu şahıslardan hangisine ulaşabildi?” Ya da, “Taraflarına ilettiği hangi talebi “kabul” gördü?” Cevap: Hiçbiri…

Halbuki, yukarıda da belirtmiştik; Nursî’nin bir Ankara ziyaretinin (11 Ocak 1960 tarihli), bizzat Menderes ile bakanlarının –ki yukarıda ikisinin isimlerini verdik– istişaresiyle, şehre sokulmadığı, Emirdağ’ına geri gönderildiğini... Bu olayın öncesindeki (2 Aralık 1959 tarihli) gelişinde ise, Beyrut Palas Oteli’nde kuşatmaya alındığı, yetkililerle görüşemediği ve sadece bir gün kalabildiği herkesin malumudur. Tek muvaffak olduğu, Ankaralı talebeleriyle görüşmesi, onlara “vasiyetname” niteliğinde son bir ders vermesidir. Buna, “veda ziyareti” de diyebiliriz. Adeta, öleceğini hissetmiş gibi... Var mı ötesi? Nursî’nin “İltifatlarını” “liyakat” şeklinde değerlendirenlerin yanılgısı ortadadır. Bunların durumu, “Cibali Babalık”tır ya da papaların icra ettiği “vaftizcilik”tir. Uyarıyorum; “küçük kareler” üzerinden değil, “ana pencere” üzerinden değerlendirme yapınız! Yetmiyorsa, Nursî’nin vefatı hengamında, yanıbaşında duran, hizmetinde bulunan Bayram Yüksel’e kulak veriniz! İşte, bir video konuşmasının 03.04 kesitindeki ifadeleri:

O zamanki İçişleri Bakanı (Namık Gedik), ‘Harp de olsa, ne olursa olsun, çöp arabasıyla göndereceksiniz’ diyordu.”7 Evet, bunu söyleyen Bayram Yüksel’dir; Nursî’nin bir numaralı hizmetçisi. Vaftizci ve takdisçi Nurcuların da vazgeçemeyeceği en gözde ağabeylerden… Soruyorum; “O günlerin şahidi Bayram Yüksel, bunu uydurabilir mi?” Ben, “haşa!” diyorum; ama, Demokrat Parti’nin şahsında, Namık Gedik’i aklayıp-paklayanlar, ona, “demokrasi şehidi” ya da “şehid-i mazlum” diyenleri bilmem…

Her ne ise; Demokrat Parti’nin 10 yıllık iktidarında, Said-i Nursî’ye reva görülen haksızlıklardan, zulümlerden bir kısmını, bizzat onun eserlerinden aktardık. Bu yapılanlara rağmen, hala biriler onu mezkûr partinin “yandaş”ı, “destekçi”si, “propagandist”i gösteriyorsa, buna sadece “küfr-i inadî” der, yoluma bakarım. Ancak şahsî inancım ve kanaatim, Nursî’nin kendi beyanatıdır. O da şudur: “Eskisi (yani Halk Partisi) evhamından, yenisi (yani Demokrat Parti) de 'bize yardım etmiyor' diye ona(yani bana) çok sıkıntı verdikleri..."8 Ve bu cümle, dört yazıdır anlatmaya çalıştıklarımın bir özetidir.

Hasılı, o gün de, bu gün de Said-i Nursî sahipsizdir, savunmasızdır. Tek savunanı, kendi hayatıdır, yazdıklarıdır. Benimkisi, yalnızca aktarmadır, hatırlatmadır; yanlış tanıyanlara olsun, çarpıtanlara olsun, doğrusunu anlatmadır. Bu da bir çeşit “savunma” yerine geçerse, kendimi bahtiyar addederim. “Ehvenüşşer”ciliğe sığınanlara da diyeceğim, Nursî’nin bir ömür boyu mücadele ettiği bir zihniyetin bir numaralı mimarına “koruma kanunu”yla kol-kanat geren bir partiye, tekrar bir atf-ı nazar etmeleridir. Bir de, Nurları okuyan herkesi, Nursî’nin şu cümlesi üzerinde, yeniden “teemmül” ve “tefekkür”e davet ediyorum: “Mülayim bazı tabirlerime, Nurların serbestiyeti için bir nevi manevi rüşvet ve okşamak nazarıyla bakabilirsiniz.”9

Vesselam...  


1 Emirdağ Lahikası, c. 2, s. 411, 486; zehirin bir diğer ismi de “sem” dir. Bkz. 433.
2 Emirdağ Lahikası, c. 2, s. 483-485, 499, 506
3 Emirdağ Lahikası, c. 2, s. 447
4 Emirdağ Lahikası, c. 2, s. 46
5 Bkz. Tarihçe-i Hayat, s. 633; Emirdağ Lahikası, c. 2, s. 410, 427
6 Emirdağ Lahikası, c. 2, s. 459, 460, 476, 511, 513
7 (https://www.risalehaber.com/gece-saat-02-30-said-nursinin-vefat-ani-ve-son-sozleri-743v.htm)
8 Şualar(Tenvir), s. 72; Şualar(Envar), s. 374
9 Emirdağ Lahikası, c. 2, s. 421

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.