10 Temmuz 2020
  • İstanbul23°C
  • Diyarbakır24°C
  • Ankara22°C
  • İzmir24°C
  • Berlin17°C

MUSTAFA İSLAMOĞLU’NUN SAİD-İ NURSÎ ÇIKMAZI

Abdullah Can

27 Haziran 2020 Cumartesi 19:42

Değerli Mustafa İslamoğlu! "Said-i Nursî'yi Demokrat Partiye Feda Etmek" yazımın üçüncü bölümünü yazacaktım, ancak sana ait bir video, beni, bu yazıyı yazmaya sevketti. Zehir-zemberek bir video. Güya Said-i Nursî’yi “eleştiri”yorsun, ama baştan sona “yalan”, “yanlış” ve “iftira”lı iddialarda bulunuyorsun. İzlediğimde, duyduklarıma inanamadım. Bir anlık, “Bu, Mustafa İslamoğlu olamaz; o, ilminin gereği olarak, “muhakkik” ve “insaflı” olmalıdır. Bu ise, son derece “sathi” ve “kindar” biridir. Sakın, dublörü olmasın mı?” diye tereddüt geçirdim. Ancak dikkat ettiğimde, karşımdakinin, sesiyle, diksiyonuyla, duruşuyla, jest mimikleriyle, kendine has havasıyla Mustafa İslamoğlu’nun ta kendisi olduğunu anladım.

Değerli Mustafa! Bu güne kadar, seni sevenlerden, sayanlardan biriydim. Ulaşabildiğim tüm eserlerinizi, köşe yazılarınızı okumuş, “Tefsir” ve “Esma-i Hüsna” sohbetlerinizi dinlemiş biriyim. 28 Şubatlardaki dik ve tavizsiz duruşunuzu biliyorum. O karanlık süreçte, sergilediğniz örnek ve önder kişiliğinizi unutmuş değilim. Binlerce Müslümanı aydınlattığınız bir gerçektir. Fikir ve amel planında, “vasat” ve “müstakim” bir kişiliktiniz. Bu meyanda, yazdığınız “Üç Muhammed” kitabı ile “Üç Üstad” yazılarınız takdire şayandır. Ne var ki, adına “Fetö” denilen kalkışmanın sonrasında, bir çok kişide olduğu gibi, sende de bir “eksen kayması” yaşandı; “ırkçı”, “ulusalcı” ve “Kemalistler” gibi, sen de, bu bahaneyle merhum “Nursî”ye “düşman” kesildin. Önceleri “Paralel din” dedin. Derken, hızını alamadın; adeta “yemin” etmişçesine, onu “çürütme”, “itibarsızlaştırma” çabasına koyuldun. Bu çabanın son örneği, bahsi geçen videonuzdur.

Değerli Mustafa! “İttihad-ı Muhammedî Hareketi” kitabında, Nursî ya da Kürdî için, “üstad”, “mücahid”, “islamcı”, “şeriatçı” demektesin. Yetmez, ona “Bediüzzaman” da demektesin. “Üç Üstad”(Üç Said) yazınızda, “adil” ve “insaflı” değerlendirmelerde bulunmaktasın. Ya şimdi? Bütün kin ve öfkeni boca etmektesin, değil mi? Buna sebep ve saik nedir? Yüklendiğin yeni bir misyon mu? Ciddi bir korku mu? Kurulmuş bir şantajın bedeli mi? Tahammülsüz bir kıskançlık mı? Derin bir ümitsizlik mi? İktidardan umduğunu bulamaman mı? Kimi Nurcuların tahrikleri mi? Her ne ise... Bunlarda, merhum Nursî’nin günahı ne? Neden “eleştiri” yerine “iftira”da bulunuyorsun? O, “masum” ve “hatasız” olmadığını söylüyor, bunu sen de biliyorsun; peki nedir bu çamur atmalar, nedir bu karalamalar? Bu “sathî”lik, bu “seviyesiz”lik, ne kazandırıyor? Dünyada “düşman” kazanmak, ahirete “günah” taşımak bir fazilet midir? 

Değerli Mustafa! Nursî için, “cerbezeci”, “külhanbeyi”, “cins akıllı”, “törpülenmesi gereken” gibi “aşağılayıcı” ifadeler kullanıyorsun. “Üçüncü Said dönemi”ne atıfla, “Devlet ve hükümetle gıllı-gışlıdır” diyorsun. Delil olarak da, “Generalle Tugayın temelini atmış; Menderes’e mektup yazmış” demektesin. Yaptığın, bir “algı operasyonu”dur. Bir sefer, temeli atılan “Tugay” değil, “Tugay camisi”dir. “Hayırlı olsun” manasında, davet edilmiş, o da, davete “icabet” etmiş; temele bir mala harc atmıştır. Hakikat böyleyken, neden saptırıyorsun? Menderes’e gönderttiği mektup ise, “ikaz” ve “irşat” içeriklidir. “Muhteviyatı”na değinmeden, bunu, devletle-hükümetle “içiçeliğe” yorumlaman, tamamen bir “art niyet” göstergesidir. Biliyorsun, benzer ikazları “Celal Bayar”a da yapmıştır; Halk Partisi Genel Sekreteri “Hilmi Uran”a da... Sen yapmadın mı? İktidara az mı irşatta bulundun? Ajandanı yoklamalısın!

Yok, “Üç Said de, güç peşindeymiş!... Volkan’daki yazarlığı, Derviş Vahdetî’yle cemiyet kurması hep güç için(miş).” Allah, Allah! Öyle olsaydı, Abdülhamid’in ihsan-ı şahanesini reddeder miydi? Daru’l-Hikmetü’l-İslamiye’den ayrılır mıydı? M. Kemal’in, 300 lira maaş teklifini, Kürdistan Genel Vaizliği önerisini, köşk tahsisatını teper miydi? Bütün bunlar, güç devşirmek için birer “basamak” değiller mi? Neden hepsini elinin tersiyle ittti? Hiç düşündün mü? Mustafa Bey, iyisi mi, Isparta’ya gitmelisin! Merhumun, kiraladığı evde teşhir edilen “yüz yamalı” cübbesini, “eski-püskü” giysilerini, krırk-dökük ev eşyalarını görmelisin! Bu arada, yayınlanmış “resmî terekesi”ne de bakmalısın! Olur ki, hicap eder, yaptığın gıybetlere, iftiralara “kefaret” ararsın...

“Gıybet” dedim de, senin “Tavsiyeler”de yazdığın tespitler aklıma geldi. Onlarla yüzleşmelisin; olur ki nedamet eder, fabrika ayarlarına (Birinci Mustafa’ya) avdet edersin. İşte:

“Gıybet ve dedikodu yapmayınız. Bu toplumsal bir hastalıktır. Bu hastalığa, daha çok ‘tatminsiz’ ve ‘zevzek’ insanlar müptela olur. Ömrü, başkalarının dedikodusuyla tüketmek aynı zamanda bir ‘kaçış’ yöntemidir; kişinin kendi kendisinden kaçışı...”(Tavsiyeler, Tavsiye No: 98)

“Gıybetin bir kul hakkı olduğunu unutmayınız. Oturup kalkıp ağızlarında mü'minlerin etini dişleyenler, insan yiyen yamyamlardan daha az suçlu değildirler. Gıybet ve dedikodu bağımlısı bazı insanlar bunu bir ruhi istimna, bir tatmin yöntemi olarak yaparlar. Bu tür insanlarla birlikte olduğunuzda, size Müslüman eti yedirmesine izin vermeyiniz?”(Tavsiyeler, Tavsiye No: 100)

Evet, bir “Kur’an dostu” ve bir “müfessir” olarak, ne diyorsun bu dediklerine? Sizce, “tatminsiz”, “zevzek”, “ruhî istimnacı” ve “yamyam” konumuna düşmek, talep edilir bir durum mu?

Değerli Mustafa! Nursî için, “Abdülhamid’le görüştürülmüş”,  “Yıldız muhbiri olmuş”, “Teşklilat-ı Mahsusa’ya girmiş” gibi esassız iddialarda bulunuyorsun! Külliyen yalan! “İttihad-ı Muhammedî” kitabınız, bu boşbeleş isnatlarınızı yüzünüze çarpacak çaptadır. Dolayısıyla, cevaba layık değildir. Abdülhamid’le görüştüğünün, Yıldız istihbaratına dahil olduğunun bir ravisi varsa, o da zat-ı âlinizdir. Sizi de, kitabınız çürütmektedir. Gel, onu hakem tutalım. İşte, “İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, ne vakit Peygamberimizin (a) emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz, yoksa zulüm edenler, padişah da olsa hayduttur."(İttihad-ı Muhammedî Hareketi, Mustafa İslamoğlu, s. 52-53)

Evet, o padişah değil mi ki, onu bir talimatla “Tımarhane”ye, sonrasında “Hapishane”ye göndertiyor. Nasıl olur? Padişah, kendi “muhbirine” bunları reva görür mü? Nursî’nin, “İki Mekteb-i Musibet”tir dediği bu iki belalı yere mahkûm eder mi?

“Teşkilat-ı Mahsusa üyeliği” iddian ise, açıktır, Nursî’ye beslediğin “hasmane” duygularının ifadesidir. Yoksa, yüzlerce defa çürütülmüş ve adeta “esatiru’l-evvelîn” kabilinden olan bu boş ve temelsiz iddia ve isnatta bulunmazdın. Bu da, şahsınıza özgü bir “algı operasyonu” olmalı. Sen de biliyorsun ki, bu iddianın tek ravisi vardır; o da, zerratına kadar Kemalizm’e iman etmiş Cemal Kutay’dır. (Mukallit hempaları, bahsimizden hariçtir). Bu tuzağa düşmemeliydin, Mustafa Bey!İsim-isim tam listesi yayınlanmış bir teşkilata, ismi-cismi bulunmayan birini nispet etmek, açıktır ki bir iftiradır, bir hak tecavüzüdür. Şayet Nursî’nin “dava vekili” olmuş olsaydı, bu iş ahirete bırakılmaz, dünyada defteri dürülürdü. Evet, İttihatçıların 1909’da, idamla yargıladıkları Said-i Kürdî, hiç mümkün müdür ki, aynı komitenin 1913’te kurduğu ajanlık teşkilâtına dahil olmuş olsun? Bunu, sen de biliyorsun! Ne yazık ki, Nursî düşmanlığı, kalp ve vicdanınızı perdelemiş gibi... 

Mustafa Bey! Hırs ve öfke, akıl ve muhakemenin düşmanıdır. Nursî’ye karşı duyduğun bu hisler, ne yazık ki sana çok yanlış sözler söyletiyor. Bu ynlışların, belki de “kibirli” ve “hodfuruşane” tavırlarının cezasıdır, çekiyorsun. Mesela, Üstad’ın Kostroma’daki esaret hayatı için, “Esir-mesir değildi; mağduriyet edebiyatı yapıyor” demektesin. Kostroma için ise, “Burası parapsikoloji ve Kabalacılığın önemli bir merkezidir” diyorsun. Yetmez, “Said-i Nursî, ebced-cifir ilmini Kostroma’dan almıştır” noktasına getiriyorsun. Fesubhanallah! Bu nasıl bir akıl durması? Bu iddialarının neresinden tutsak elimizde kalır. Onlarca Tarihçe’yi bir tarafa koysak bile, Nursî’nin Kostroma esaretini, müddetini, mücadelesini, firarını belgeleyen resmî/gayrıresmî yüzlerce doküman mevcuttur; internet ortamında yayınlanmıştır. Buna “cahil cesareti” mi desek, İkinci Mustafa”nın “Dediğim dedik, çaldığım düdük” misali inadı mı desek... İyisi mi, bir kez daha Hucurat Suresi’ni oku! Hem de kendi sesinden, kendi tefsirinden...

Mustafa! Sana kardeşane tavsiyemdir; vakit kaybetmeden “Birinci Mustafa” ayarlarına dön! Dön ki,  “sevilen” ve “sayılan” kimliğin mahfuz kalsın. Yoksa, böyle giderse, korkarım ki “Üçüncü” bir “Mustafa”ya dönüşeceksin. Onu ise, düşünmek bile istemiyorum. Bu tibarla, bozulmamanız için duacıyım. Kalemi ve hitabeti güçlü birinin, muhalif saflara savrulmasına gönlüm asla razı olmaz, razı olanlara da teessüf ederim. Ne olur, tetikte bekleyenleri sevindirme!

Mustafa Bey! Yazdıklarımı, “Derviş Vahdetî” için yazdıklarına nazire kabul et! “İttihad-ı Muhammedî” kitabında, nasıl ki dostlarının vefasızlığından yakınarak, Derviş Vahdetî’yi savunuyorsun; manevi avukatlığını yapıyorsun, ben de, bir Kur’an müfessiri olarak senin, bir başka müfessir olan Nursî’ye gösterdiğin vefasızlıktan, ettiğin bühtanlardan yakınarak, onun manevi müdafiiliğini yapıyorum. Fakat bir farkla; senin gibi bühtanda bulunmadan. Zira Kur’an’dan, Hz. Peygamber’den ve Nurlar’dan aldığım terbiye, buna müsaade etmiyor. Bu itibarla, Nurculara yakıştırdığın “holiganlık”, “ötekileştirme” ve “şeytanlaştırma” vasıflarının, kime denk ve muvafık düştüğünü, bir kez daha düşünmelisin. (Not: Bir gurup Nurcunun sana uğradığını, saldırganlıktan vazgeçmen için istirhamda bulunduklarını biliyorum. Ancak, senin, burnundan kıl aldırtmadığını, beylik tavırlarından vazgeçmediğini, malum ve meşhur kibrinden ödün vemediğini öğrendim. Bu videon için de ricada bulundum; ne yazık ki ilk tutumun, ikinci gelişlerini engellemiş oldu.)

Yine de, seni seven ve sayan bir kardeşin olarak, sana son bir-iki notum var. Onlar da, size aittir. Seni, seninle yüzleştiren notlardır. Onları, ayna gibi tut, karşısına geç, kendini gör! Olur ki, insaf, itidal ve izana gelir, “adil şahitliğe” avdet edersin. Zinhar, yazdıkların bir vadide, yaptıkların bir vadide olmasın. Bu derin çelişkiyi gidermelisin. Unutma, bu çelişkiyi gidermek, manen arınmak senin elindedir. We minellahi’t-tewfîqi we’l-hidaye...

“Müslümanlar birbirini suçlamaya değil, birbirini anlamaya gayret gösterselerdi ilahi rahmeti bugünkünden daha çok haketmiş olurlardı elbet.” (Makalat, s. 63) 

“Yaptığınız her bir işin İslam şeriatındaki yerini öğrenmeyi şiar edininiz. Bu Müslümanlığınızın olmazsa olmaz bir parçası olsun. Ki siz kitapsız değil, kitaplı bir dinin müntesibisiniz. Hayatınızda 'kitapsız iş' olmamalıdır.”(Tavsiyeler, Tavsiye No: 72)

“Kişinin düşebileceği en acı ve komik durum kendi hatasını savunmak, hatta doğru gibi göstermek çabasıdır. Bunu farkında olmadan yapan biri mazur görülebilir belki ama bilerek yapan biriyle ilişkinizi kesiniz. Çünkü ahlaki zaaflar bulaşıcıdır ve o ilişki üretici ve yararlı bir ilişki olma özelliğini kaybetmiştir.”(Tavsiyeler, Tavsiye No: 92)

Enerjimizi dahile değil, harice sarfetmemiz temennisiyle, Allah’ın selamı, hidayete tabi olanların üzerine olsun!...

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.