21 Kasım 2019
  • İstanbul13°C
  • Diyarbakır4°C
  • Ankara-1°C
  • İzmir13°C
  • Berlin7°C

KAYNAYAN İKİ SINIR

Hediye Levent

29 Ağustos 2019 Perşembe 13:28

Gündemde iki önemli konuya ilişkin sıcak gelişmeler var. Biri Türkiye’yi diğeri Lübnan ve Suriye başta olmak üzere bölgeyi yakından ilgilendiriyor.

Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna ilişkin operasyon hazırlığı, ABD ile müzakereler ve güvenli bölge tartışmaları yerini İdlip’e bıraktı. Beklendiği gibi Rusya ve Şam’ın tepkisi İdlip sahasının yeniden ısınması ile geldi. İdlip’e yönelik aşamalı olarak gerçekleştirilen askeri operasyon hız kazandı ve Türkiye’nin kent kırsalındaki gözlem noktalarından biri Suriye ordusunun geri aldığı bölgenin içinde kaldı. Bir kez daha Rusya devreye girdi ve bu gözlem noktasının korunması görevini üstlendi. 

Ancak Türkiye’nin çağrılarına ve alelacele Rusya’ya yapılan ziyarete rağmen sahadaki gidişat hızını kesmedi. Gelişmelere ilişkin Türkiye medyasında ve siyasi söylemlerde yansıtılan hava ile Rusya’dan yapılan açıklamalar ve sahadaki durum tamamen birbirine zıt. 

Türkiye, İdlip’teki gözlem noktalarının meşruiyetini İdlip’te ateşkesi de içeren Soçi anlaşmasına ve Astana süreçlerine dayandırarak savunuyor. Gerçi İdlip’te asla ateşkes sağlanamadı ve Türkiye bölgede gözlem noktaları oluşturmasını sağlayan anlaşmanın yükümlülüklerinin hiçbirini yerine getirmedi. 

Yine Türkiye’den yapılan açıklamalarda ve değerlendirmelerde İdlip’teki silahlı grupların radikal olduklarına ve aslında Türkiye tarafından da terörist olarak değerlendirildiklerine, savunma gerekçesi olarak öne sürülen mutabakatlarda da bu örgütlere karşı mücadelenin devam etmesi gerektiğinin açıkça belirtildiğine dair herhangi bir ifadeye pek rastlanmıyor. Rusya ise tam olarak bu açıdan süreci değerlendiriyor. Nitekim, Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov dahil Rusya’dan yapılan açıklamalarda “Suriye ordusunun terörist gruplara karşı operasyon yaptığı ve Rusya’nın bu operasyonları desteklediği” açıkça belirtiliyor. 

Henüz Rusya ziyaretine ilişkin Türk ana akım medyasında yer alan ‘oldukça olumlu’ yorumlar soğumadan Türkiye’nin bir başka gözlem noktasının hedef olduğu duyuruldu. Henüz gözlem noktasının Suriye ordusu tarafından mı yoksa Rus uçaklarınca mı vurulduğu kesinlik kazanmış değil. Zaten özellikle İdlip’te Rusya ve Suriye ordusunun tam koordinasyon ile hareket ettiği göz önüne alındığında böyle bir saldırının Rusya’nın bilgisi dışında gerçekleşmesi de pek mümkün değil. 

Sahada bu gelişmeler olurken hâlâ gündemde olan sorulardan biri Erdoğan’ın Rusya ziyaretinin İdlip’teki durumu değiştirip değiştirmeyeceği. Resmi açıklamalarda klasik ‘birlikte hareket, ortak koordinasyon’ gibi ifadeler yer aldı ancak mevcut duruma bakıldığında ziyaretten İdlip’e dair Türkiye’nin lehine bir sonucun çıkması ihtimali çok düşük. 

Önümüzdeki günlerde Suriye ordusu Rusya destekli operasyonlarına devam edecek ve Hama’dan İdlip’e açılan kırsal bölgedeki yerleşim birimlerini kontrolü altına alacak gibi görünüyor. Bu çerçevede Türkiye’nin en az iki kontrol noktasının daha Suriye ordusunun ele geçireceği bölgeler içinde kalması olası. 

Rusya’nın Türkiye’nin beklentilerini ve durumunu da gözeterek hareket etmeye çalıştığı biliniyor. Bu nedenle Rusya’nın Türkiye üzerindeki baskıyı hafifletme (En azından imajını kurtarma) amaçlı bir ara formülü devreye sokması mümkün. Neredeyse 2 yıldır devam eden İdlip operasyonu zamana yayılarak ve siyasi gelişmeler gözetilerek gerçekleştiriliyor. Ara formül olarak operasyonların biraz hafiflemesi ve gündemden düşmesinin sağlanması mümkün. 

Rusya’nın da Şam’ın da İdlip operasyonundan vazgeçmeye niyeti yok. Türkiye’nin bu yöndeki bütün çabaları sadece operasyonun ertelenmesi veya dönem dönem yavaşlatılması dışında etkili bir sonuç doğurmadı. Diğer taraftan Türkiye’nin İdlip’e dair bir B planı olmadığı gibi 10 numaralı gözlem noktasının korunması dahil Rusya’ya bağımlılığı da açık.

Aslında İdlip’te operasyonların hafiflemesi ve gündemden düşmesi Türkiye’ye İdlip’ten çıkış fırsatları sağlayabilir. Aşamalı olarak devam eden İdlip operasyonunun ilerlemesi ile Suriye ordusunun kontrolüne geçen bölgelerdeki gözlem noktalarının yine zamana yayılarak boşaltılması için uygun şartlar ortaya çıkabilir. İdlip konusu uzun süredir tıkanmış durumda ancak Türkiye’nin yıllardır ısrarla sürdürdüğü Suriye politikasını revize etmeye niyeti var mı, belirsiz. Tabii böyle bir niyetin olması bütün sorunu tek başına çözmüyor. İdlip onlarca silahlı grubun on binlerce militanının yığıldığı bir bölge. Suriye ordusunun Hama kırsalından başlayarak İdlip’e doğru ilerlemesi bu grupların Türkiye sınırına doğru iyice sıkışmasına sebep oluyor/olacak. Sınıra yığılanlar sadece masum siviller olmayacak hatta Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı yeni göç dalgasının önemli bir kısmını el Kaide militanı veya uzun süredir bu örgütlerle iş birliği yapmış olan silahlı gruplar oluşturacak. Türkiye’nin muhtemelen sıkıştığı halde İdlip’te manevra yapamamasının, olduğu yerde saplanıp kalmasının ve sebebi/sonucu belirsiz şekilde varlığını koruma çabasının en önemli sebeplerinden biri de bu çözümü çok zor sorun.

Bölgede kaynayan tek yer Türkiye-Suriye sınırı değil. İsrail’in sık sık Suriye’deki bazı bölgelere ‘Hizbullah ve İran varlığı’ gerekçesiyle saldırılar yaptığı biliniyor. Bu saldırılar zaman zaman tansiyonu yükseltiyordu ancak İsrail’in saldırılarını Irak’taki Haşd Şaabi ve Beyrut içine kadar genişletmesi gerginliği iyice tırmandırdı. İsrail işi, Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki Hizbullah’ın etkili olduğu mahallelerden birine biri istihbarat amaçlı ve silahsız, diğeri silahlı iki insansız hava aracı gönderme noktasına vardırdı.

Geçtiğimiz aylarda İsrail tarafından Lübnan sınırında başlatılan ‘Hizbullah tünellerini imha’ operasyonu, Beyrut içindeki birkaç bölge dahil Lübnan’da Hizbullah’ın füze üsleri ve silah depolarının bulunduğu gerekçesiyle uluslararası toplumu harekete geçmeye çağırması gibi gelişmelerle gerginliğin tırmandığını aktarmıştım.

İsrail’in Şam kırsalındaki bir bölgeye yaptığı ve 2 Hizbullah mensubunun hayatını kaybetmesi ile sonuçlanan saldırının ardından Hizbullah Lideri Nasrallah “İsrail saldırılarına karşılık verileceğini” vurgulayan bir açıklama yaptı. 

Birbirine neredeyse her konuda zıt iki büyük siyasi blok tarafından yönetilen Lübnan’da son gelişmelerin ardından İsrail’e karşı ortak bir tepkinin geliştiği söylenebilir. Bu çerçevede ülkede olası İsrail saldırısının hükümet ortağı ve Lübnan ordusunun partneri olan Hizbullah’a değil bütün Lübnan’a yapılmış sayılacağı şeklinde bir hava oluştu. Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Aon’dan Yüksek Askeri Konsey’e kadar birçok siyasetçi, yönetici ve otorite İsrail saldırısına karşı koymanın meşru hak olduğunu vurgulayan açıklamalar yaptı.

Peki yeni bir İsrail-Lübnan savaşı olasılığı endişelenecek kadar yüksek mi? Aslında değil ancak Netanyahu’nun yolsuzluk dahil birçok suçlama ile karşı karşıya olduğu ve yaklaşmakta olan seçimlerin bir çeşit ölüm-kalım meselesine dönüştüğü gerçeği durumu değiştiriyor. Trump yönetimindeki ABD’nin büyükelçiliği Kudüs’e taşıyıp Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, BM kararlarına göre de Suriye toprağı olan Golan Tepeleri’ni yine İsrail toprağı sayması, İran ile mücadele gerekçesiyle Hizbullah’a ve Lübnan’a yönelik ağır yaptırımları uygulamaktan çekinmemesi gibi hamleleri Netanyahu’nun daha rahat hareket etmesini sağlıyor gibi görünüyor.

Önümüzdeki günlerin ne getireceği bilinmez ancak Lübnan-İsrail gerginliğinin daha da büyümesi mümkün.

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.