16 Aralık 2019
  • İstanbul8°C
  • Diyarbakır3°C
  • Ankara3°C
  • İzmir10°C
  • Berlin4°C

BİR İSTİBDAD ÖRNEĞİ: "ABİCİLİK"(II)

Abdullah Can

18 Kasım 2019 Pazartesi 00:04

Said-i Nursî, "Reçetetü'l-Ekrad"(Kürt Reçetesi) diye de isimlendirdiği "Münazarat" adlı eserinde, aşiretlere Meşrutiyet'i ders verirken, bir "çoban" örneği vermektedir. Çobanın tembel, köpeklerinin kayıtsız ve başıboş (Kürtçesiyle "tol") olduğundan bahseder. Bu durumda, onun güdümüne verilen sürünün/sürülerin, doğrudan hırsızlara ve kurtlara teslim edileceğini vurgular. Böyle olmaması için de, sürü sahiplerinin gaflet uykusundan uyanıp bir çoban yerine her evden bir çoban çıkartmalarını tavsiye eder. Böylece, ne kurtların, ne de hırsızların sürüye zarar vermemesini öğütler.1

Çobandan maksat, dinî ya da siyasî otoritelerdir; sürüden maksat, başta inanç, irade ve düşünce olmak üzere, toplumun can, mal, namus ve haysiyet gibi değerleridir. Tol köpeklerden maksat, yöneticilerin etrafını saran yağcı, yalaka ve dalkavuk tiplerdir. (Not: Burada "Tol" kavramına bir açıklık getirmek lazımdır: Tol, evine ve sahibine sadakati olmayan köpeklere denir. Bu karakterdeki insanlara da "Tolaz" denilir. Şayet bu köpek, avcı köpeği ise, ona "Toltajî" denir. Kürtler, "Tol"u tanımlarken, "Ji me dixwe, lê nêçîra xelkê dike" derler. Yani, "Bizim kaptan yer, ama el için avlanır." Benzer bir ifade de ise, "Li ber deriyê me dixwe, lê li ber deriyê xelkê diewte"demekteler. Yani, "Bizim kapıdan beslenir, ama elin kapısında havlar.") Sürü sahiplerinden kasıt ise, toplum tabanındaki ezici çoğunluktur ki, çoğu zaman saflık ve sofuluklarının kurbanı olurlar. Günümüzde olduğu gibi...

Nurculuk terminolojisinde en popüler kavramlardan olan "Abicilik", "dinî" bir muhtevaya sahiptir. Normal "abilik" ya da "ağabeylik"ten ayrılır. "İlkesel" olmaktan ziyade "konjonktürel" karakterlidir. Yelkenleri, her dönemin hâkim rüzgârına açıktır. Bu rüzgar, bazen siyasî bir iktidardır, bazen de hâkim bir ideoloji ya da akımdır. Öyle ki, Said-i Nursî ve talebelerinin büyük emek ve eziyetlerle bina etmiş oldukları "Nur Hareketi"ni, müesses nizamın payandası kılmak, diş ve tırnaklarıyla harmanlamış oldukları "Nurcu Kitle"yi "ehvenüşşer" bahanesiyle muayyen partilerin arkasında saf tutturmak, yüz binlercesini beşerin zalim siyasetine tarafgirlikle günaha sokmak, abiciliğin her zamanki uygulamalarındandır. En azından, otuz senelik müşahedelerim bu merkezdedir...

Hakikaten, bir "dış istibdat" olan sistemin bitiremediği Nur Hareketi'ni, abicilik denilen "iç istibdat" bitirme noktasına getirmiştir. Teslisin İsevîliği, Siyonizm'in Yahudiliği bozması gibi, abicilik ve türevleri de Nurculuğu bozmuştur. Türevleri derken, kastımız "particilik", "ırkçılık" ve "cemaatçilik" gibi marazlardır. Her dönemde, belirli bir partinin Nurculara dayatılması; ilgili-ilgisiz delillerle bu işe Nurların da alet edilmesi, haddizatında "partilerüstü" bir harekete, bu marazın nasıl da sirayet ettirildiğini göstermektedir. Yine, sırf Kürtçe konuştuğu ya da Kürtçe bir risale çevirisi yaptığı için, alim ve âmil bazı Nur Talebelerinin "Kürtçülük" ve "Bölücülük" yaftasıyla nasıl aforoz edildikleri hala hafızalardadır. Merhum Molla Zahid bunlardan biridir ki, ırkî saiklerle kendisine atılan iftiralardan dolayı 12 Eylül sonrasında Lübnan'a hicrete mecbur kalmıştır... (Olayın cereyan şekli, bu tehcire sebep olan aktörlerinden birinin hatıratında geçmektedir. Konumuz "Abicilik" olduğundan, adı geçen şahsın kimliği ve yazdıklarının detayına girmeyeceğim.)

Said-i Nursî, "Risale-i Nur, dünya saltanatına değiştirilmez"2 "(Risale-i Nur),emr-i İlahi ve  rıza-i ilahiden başka hiç bir şeye alet edilmez"3 dediği halde, abicilik zihniyeti, maalesef bu muazzama davayı, antik ve modern "Cahiliye"nin iki putuna kurban etmiştir.   

Nursî'nin, "Sakın, sakın, dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın!"4 uyarısına rağmen, abicilik ekolünün mensupları, kameralar karşısına geçerek, video çekimleriyle ve basına yansıttıkları beyanatlarıyla "mahalle baskısı" oluşturdular; Üstad'ın uyarı ve tavsiyelerini yerle bir ettiler. Üstad'ı ve Nurları siyasetin malzemesi yaptılar. Evet, söz konusu "politika" olunca, Üstad'ın tavrı nettir, kesindir; işte ispatı: "Siyaset, efkârın aleminde bir şeytandır, istiaze edilmeli!"5 "İstanbul siyaseti, İspanyol hastalığı gibidir"6 "Şeytandan ve siyasetten Allah'a sığınırım"7, "(Siyaset), ruhları sersem/serseri, akılları geveze eder"8, "Siyaset, kalpleri ifsat eder"9, "Kur'an, bizi siyasetten men etmiş"10, "Şefkat, vicdan, hakikat bizi siyasetten men ediyor"11 ve daha nicesi...

Peki, abicilik ne yaptı? Bediüzzaman'ın eserlerine, hassaten de -sonradan derlenmiş- "Emirdağ Lahikaları"nın ikinci cildine ilave ettikleri bazı siyasî mektuplarla, Üstad'ı, ahir ömürlerinde tam bir "siyaset ve politika meftunu" ettiler; "Demokrat Parti'nin propagandisti" yaptılar. Tabii, süreç içinde, Demokrat Parti yandaşlığını, diğer partilere de tatbik ve teşmil ederek, Nurcuların fikrî kıblelerini değiştirdiler. "Tamamen imanî ve Kur'anî olan bir hareket"i, parti-patırtı mevzularıyla telvis ettiler. Misyonları gereği, "eşit mesafe"de durmayı  ve "hakemlik" yapmayı beceremediler. Böylece, Eski ve Yeni Said'in siyasete(politikaya) dair ortaya koyduğu bütün tespitlerini geçersiz, düsturlarını tahrif ettiler. (Not: Bediüzzaman'ın "Emirdağ Lahikası" adıyla tanzim ettiği bir eseri yoktur. Onun, "Yirmiyedinci Mektup" ana başlığı altında toplattırdığı "Lahika Mektupları" vardır. Sonraları, kendisinin medhal ve tasarrufu olmaksızın -"ilave edilecek/edilmeyecek" tavsiyesine uymaksızın- "Barla, Kastamonu, Emirdağ Lahikaları" diye üç kitap oluşturulmuştur. Nihayet, Külliyat'ın hiç bir yerinde, bu isimlerle bir atfına rastlayamazsınız.)

Sorgusuz-sualsiz teslimiyetin unvanı olan abicilik, kendisiyle malul olan tutkunlarını alabildiğince şımartmış; süreç içinde kendilerini adeta "layuhti"(kusursuz) seviyesine çıkartmıştır. Bu kusursuzluk, Nur camiasına, "Üstad-ı Sani", "Mutlak Vekil", "Sarıklı Genç" gibi mefhumları aşılayarak yeni tartışma mecraları açmışlardır. Bu kavramların arkasına mevzilenen kimi Nurcu çevreler, kendilerini "imtiyazlı" addederek ayrı bir "kutsiyet" alanı oluşturmuşlardır. Güya "onaylanmış" ve "işaret edilmiş" Nurcular kendileriymiş!.. Böylece, imtiyazlılık üzerinden sürgit bir gurup taassupçuluğu... Şunu da söylemeliyiz ki, "Ağabey" pozisyonunda olan kimilerin de hep bir cenahla yatıp-kalkmaları, il ve ülke ziyaretlerinde hep bir cenaha yönelmeleri, abicilik zihniyetinin neşvünemasına kuvvet vermiş, ilaveten "abicilik meftunları"nı da peydahlamıştır.

Said-i Nursî'nin, "Kardeşlerim, üstadınız lâyuhti değil. Onu hatasız zannetmek hatadır."12 "Etrafına toplandığımız hizmet-i Kur'niye 'ene'yi kabul etmiyor, 'nahnü' istiyor; 'ben demeyiniz, biz deyiniz' diyor."13 diyerek, her türlü kutsiyet, masumiyet ve imtiyazcılığı reddederken, abiciliğin,- mürid-mürşid ilişkisinin çok ötesinde- her söz, karar ve eylemi adeta "nas" telakki edilmekte, her birinin altında sayısız "hikmetler" aranmaktadır. Bir siyasî demeç mi verilmiştir, -isabetsiz de olsa- onda bizim bilmediğimiz, ancak kendilerine bildirilmiş nice hayırlı neticeler vardır! Nurlarda bir tasarrufları mı olmuş; onda mutlaka Üstad'ın bir müsaadesi vardır! Zannedersin ki Nurcular kendilerinin gülam ve marabası, Nurlar da kendilerinin telifat ve karalaması... Ondandır ki istedikleri gibi at koşturmaktadırlar.

Yıllar yılıdır, Külliyat'tan çıkardıkları "Münafıklar Bahsi", "Vahhabiler Bahsi", "Dokuzuncu Lem'a", "Yirmisekizinci Lem'a'nın yarısı" iade edilmediği gibi, Sözler'e dahledilen "Konferans" gibi eserler de ayıklanmış değildir. Öte taraftan, Üstad'ın "mahremdir", "Haslara mahsustur" kaydıyla umuma neşrini istemediği mektup ve risaleler (Mesela Sikke-i Tasdik-i Gaybî'nin bir çok mebhası gibi) bastırılarak umuma teşhir edilmişlerdir. (Kelime, cümle, satır, paragraf ve sayfalar düzeyindeki tahrifatları söylemiyorum). Halbuki Üstad'ın, "Kardeşlerim, ata et, arslana ot atmayınız! Yani, her risaleyi herkese vermeyiniz, tâ bize taarruz edilmesin!"14 düsturu vardır... Peki ne oldu? Olanlar ortada; Nur'a ve Nur hareketine hazımsız çevrelerin ellerine bolca malzeme verildi. Bunlar, birer silah gibi, Üstad'a, Nurlara ve Nur talebelerine yöneltildi. Halbuki, "hususi" idiler; dar dairede kalmalıydılar. Ama olmadı. Abicilik, "tamim" etti. Sonra da "üç maymun"u oynadı; taarruzlara seyirci kaldı...  

Abicilik zihniyeti, kendi istibdat ve saltanatını idame adına, Sözler'e ilhak edilen "Konferans"ta geçen "Üstad, Risale-i Nurları izah etmezdi; Risale-i Nur'un hocası Risale-i Nur'dur"15 cümlesine sarılmakta, "Nurların anlaşılmaması" emeline yürümektedir. Evet, Nurların anlaşılması nisbetinde, "hakikatin hâkimiyeti" payidar, "abiciliğin istibdadı" zeval bulur; ayetin ifadesiyle, "Hak gelir, batıl zail olur."16 Ne yazık ki, Üstad yerine, çırakların müşterek mefkûresi olan "Abicilik"te karar kılanlar, bu gün Nurları okuyup geçerler. Bediüzzaman'ın öğütlediği "şerh, izah ve tanzim"17 kabilinden bir çok açıklamasına rağmen, abiciliğin "fikrî ve hissî istibdad"ıyla ortaya çıkan bu durum, maalesef Üstad'ı bastırmış, kendi düşüncelerini hâkim kılmıştır. Halbuki, Üstad'ın "Konferans" adında bir eseri olmadığı gibi, tashihinden de geçmiş değildir. Daha garibi, kitabın başında geçen "Teşrin-i sâni (1950)'de, Ankara Üniversitesi’nde profesör ve mebuslarımız ve Pakistanlı misafirlerimiz ve muhtelif fakülte talebelerinin huzurunda, fakülte mescidinde gece yarısına kadar devam eden bir meclisde verilen ve büyük bir alâka ve ehemmiyetle dinlenmiş olan bir konferanstır."18 ifadesine bakılırsa, bu eserin, "Üniversite idaresinden onaylı" olduğu anlaşılır. Ne var ki bu güne kadar, böyle bir konferansın, adı geçen üniversitede verildiğine dair bir kayda rastlanılmış değildir. O halde, bu başlık ne anlama geliyor? Takdiri, size bırakıyorum.

Dengesizlik ve ölçüsüzlükte sınır tanımayan abicilik cereyanı, Nur mesleğindeki önceliklerle tali meseleleri o kadar karıştırıyor ki farzları sıradanlaştırırken, en sıradan meseleleri de farz derecesine çıkarır. Mesela bu ülkenin kanayan bir yarası var; "Kürd meselesi..." Abicilikte, bu meseleyi dillendirmek, nifak ve tefrikadır. Üstad'ın, mülhid müstekbirlere karşı sarfettiği asimilasyon karşıtı ifadeleri ki, "Eğer milyonlarla efradı bulunan ve binler seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakikî bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürtlerin milliyetini kaldırıp onların dilini onlara unutturduktan sonra, belki, bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz, bir nevi usul-ü vahşiyane olur. Yoksa sırf keyfidir. Eşhasın keyfine tebaiyet edilmez ve etmeyiz!"19 şeklindedir, hiç bir vakit abiciliğin gündemine girmez. Keza, Kürt trajedisine ve Nurların Kürdçeye çevrilmesinin lazım geldiğine dikkat çektiren ifadeleri ki, "Arabî ve Türkçeyi tam bilmeyen ve mürşidleri ve âlimleri perişan olan Vilâyat-ı Şarkiye'de Risale-i Nur imdatlarına ve her taifeden ziyade başlarına gelen hadiseler ve ayette 'bi-eyyâmillah' tabir edilen elîm vakıaları hatırlarına getirmekle ikaz ve irşad etmelerine bir mana-yı işarî ve remzî ile emrediyor."20 şeklindedir, hiç bir zaman abiciliğin problemi olmamıştır.

Böyle bir anlayıştan ne hayır gelebilir? Bu anlayışın temsilcileri, hiç mümkün müdür ki, "Sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (asm) çıkaran bir sefine-i rabbaniyede çalışan hademeler(den)"21 olsunlar? Elin gavuru binlerce kilometreden Kürt meselesine müdahil olurken, "Said-i Kürdî"den beslenen(!) abiciliğin bu mes'elede üç maymunculuğa temayülünü nasıl anlamalıyız? Soruyorum, sorunun "çözüm"ü için attıkları bir adımları var mıdır? Yat-kalk, "Üstad, Mehididir", "Üstad, seyyiddir", "Üstad, halaskâr-ı ümmettir", "Üstad, ehl-i keramettir", "Üstad'ın ilmî vehbî, yazdıkları ilhamîdir", "Üstad, en büyük alimdir, en büyük evliyadır"... Artık dinleye dinleye kulaklarımızın zarları eskidi. Bunların tamamı, "Mevlanalaştırma" provalarıdır. Onu anlatan "Ağabeyler"in de "Şahidler"in de sonu gelmiyor... Nursî'nin davası, şahsî meziyetlerine kurban edildi.

Hasılı, abicilik sultası kalkmalıdır. Aforoz edilmek bahasına da olsa, bu fikrî ve manevi istibdada "dur" denilmelidir. Aksi halde, ne din kalır, ne de dava. Şahsî kanaatim, çürümüş ve zevale yüz tutmuş abicilik çınarı(!) kesilmelidir. Ta ki genç ve dinç istidatlar, güneş yüzü görebilsinler; potansiyellerini gösterebilsinler. Zira gölgede kalanlar göğe yükselemezler; cılız kalmaya mahkûmdurlar. Evet, abicilik, hem davanın, hem de dava ehillerinin önünde kesif bir buluttur. Bu bulut aradan çekilmez ya da dağılmazsa, güneşle (hakikatlerle) buluşulmaz. Vesselam...


1  Bkz. İçtimaî Dersler, Münazarat, s. 95
2  Emirdağ Lahikası, s. 495
3  Emirdağ Lahikası, s. 413
4  Kastamonu Lahikası, s. 73
5  Sözler, s. 902
6  Mektubat, s. 638; Sözler, s. 902
7  Mektubat, s. 69, 361; İçtimaî Dersler, s.54, 107, 265; Emirdağ Lahikası, s. 26, 224, 255, 532
8  Kastamonu Lahikası, s. 56, 74
9  Kastamonu Lahikası, s. 74
10  Kastamonu Lahikası, s. 140
11  Katamonu Lahikası, s. 140
12  Barla Lahikası, s. 128
13  Mektubat, s. 573
14   Lem'alar, s. 372, Kastamonu Lahikası, s. 159
15  Sözler, s. 96716  Bkz. İsra Suresi, 81
17  Mektubat, s.  575
18  Sözler, s. 946
19  Mektubat, s. 578
20  Şualar, s. 735
21  Lem'alar, s. 235

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.