15 Aralık 2019
  • İstanbul13°C
  • Diyarbakır9°C
  • Ankara1°C
  • İzmir11°C
  • Berlin4°C

MÜCAHİT BİLİCİ: 'YAZMAK FENAYA KARŞI SAVAŞMAKTIR!'

​“Benim için yazmak yaydan çıkması gereken okun serbest bırakılmasıdır. Okumayı da severim. Ama yeterince iyi bir okuyucu değilim. Yazmayı severim ama sadece yazmam gereken şeyleri yazarım. Hiç bir şeyin ev ödevini sevmedim. Okulda da dinde de.”

Mücahit Bilici: 'Yazmak fenaya karşı savaşmaktır!'

30 Mart 2019 Cumartesi 20:37

Röportaj: Ersin Tek​ - İlke Haber 
“Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam.”(Seîdê Kurdî)

Düşünce dünyasının oluşum sürecinde ve gelişerek büyümesinde en büyük katkıyı sunanlardan biri de şüphesiz ki öğretmenlik, yani eğitimcilik sanatını icra edenlerdir. Bir nevi her ailenin manevî ferdidir onlar. Meslek bakımından aldıkları toplumsal pozisyon itibarıyla onlar aydın, entelektüel, peygamberlik misyonun taşıyıcıları ve varisleridir. Çokça düşünmeyi, sorgulamayı, irade sahibi olmayı ve görmeyi salık verirler, hakikati öğretirler, insanın yeryüzündeki yolculuğuna bir anlam verirler, destek olurlar.

Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda asırların birikimi olan bir uyuşukluk bulunduğu inkâr götürmeyen bir gerçektir. Bu anlamda söylemleriyle, yazılarıyla, kavramları farklı bir algıyla işlemesiyle, modern ve vurucu üslupla, hakikati, adaleti ve hürriyeti hep önde tutan yorumlarıyla bugün insanların ve bilhassa genç kesimlerin düşünce dünyasına bir canlılık ve hareketlilik katma gayretinde olan Kürd sosyolog, yazar Mücahit Bilici ile konuştuk.

Okurların çoğunluğu yazarları yazdıkları ile tanımaya çalışır ve ona bir hayat hikâyesi uydurur. Fakat genelde uydurdukları ile gerçek farklıdır. Mücahit Bilici kimdir diye sorsak bize neler anlatırsınız?

Her insan içine doğduğu şartlarla diyalog içinde veya savaşarak kendi hikayesini yazar ya da portresini çizer. Bazı başlangıçlarımız bizim tercihimiz değil, verilidir. İnsan seçtiklerinden sorumlu olduğu için kaderden devraldığımız başlangıçlarımızı, irademizi kullanarak tamamlamaya çalışırız. Tabi çoğu kez bütünlemeye kalırız. İnsanları şartları ve imkanları içinde değerlendirmek lazım. O yüzden hem her insan biriciktir hem de insanlar birbirlerine az buçuk benzerler. Hayatımda övünebileceğim bir özelliğim varsa o da şudur: Hayatım boyunca hep hür yaşadım. Okulda not, hayatta iş, meslekte maaş veya makam gibi şeyler hiçbir zaman hayatımı belirlemedi, benim için amaç olmadı. Hayatımın çoğunda hayat yerine fikirlere, ideallere bakarak yaşadım. Şimdi olsa bunu başkasına tavsiye etmem. İnsanın her zaman hayatı daha merkeze alması gerektiğini düşünüyorum. Ama şu önemli: Ne kimseye hükmetmeye ne de kimsenin bana hükmetmesine asla tahammül etmem. Çocukluk ve gençlik yıllarım Said Nursi etkisiyle şekillendi. Sözlerim kimilerine sert, fikirlerim keskin gelse bile insanlarla dostlugu sever ve iyi geçinirim. Ekseriyetle kendi halimde biriyim.

Okumak ve yazmak sizin için nasıl bir tutku? Vaktinizi daha çok hangisine ayırırsınız? Bu konularda genç kesimlere neler söylemek istersiniz?

mucahit-450-001.jpgYazmak benim için bir iş olmadı hiçbir zaman. Yani yazmanın kendisi benim için düşünmenin bir uzantısı ve yansıması olduğu için yazmayı kendi başına bir mesele olarak tecrübe etmedim. Yazıyı bir deney, bir kurgu, bir plan ve performans olarak görme anlamında bir yazar sayılmam. Benim için yazmak yaydan çıkması gereken okun serbest bırakılmasıdır. Okumayı da severim. Ama yeterince iyi bir okuyucu değilim. Yazmayı severim ama sadece yazmam gereken şeyleri yazarım. Hiç bir şeyin ev ödevini sevmedim. Okulda da dinde de.

Gençlere şunu diyebilirim: Yazmayı, okuma ve düşünmenin bir parçası olarak düşünürlerse zamanla yazmak düşünceye bir ifade kanalı haline geleceği gibi onu terbiye de eder. Yani yazmak iyi düşünmek ve verimli okumak için de önemli bir çekim kuvvetidir. Okumak önemli ama amaçsız okumayı ben şahsen başaran biri değilim, tavsiye de edemem. Bir derdiniz yoksa okumayın. Derdiniz olan konularda okuyun daha iyi.

Okumalarınızda daha çok hangi alana öncelik tanıyorsunuz? Değişik alanlara yöneliyor musunuz?

Mesleken sosyologum ama kendimi ve düşünme/yazma dünyamı mesleki alanımla sınırlı görmüyorum. Felsefeye daha yakınım. İnsanların gözüne kavram, isim ve jargon sokan tarzdan hiç hazzetmem. Felsefeden veya sosyolojiden bahsetmek yerine onu fikirlerimle yapmayı tercih ederim. İnsanın her zaman farklı alanlardan öğrenecekleri vardır.

Ne zamandan beri yazıyorsunuz? Yazmaya nasıl başladınız? Bugüne kadar kaç kitabınız yayınlandı?

Lise yıllarımda denemeler yazmaya başladım. Yeni Asya gazetesine gençken yazı göndermekle başladı yazı hayatim. Üniversite yıllarımda da Köprü, Ülke, Birikim gibi dergilerde yazılar yayınladım. Gazete yazısı yazmayı her zaman çok sevdim. Dünyanın en ballı işinin spor yorumculuğu, ikincisinin de köşe yazarlığı olduğuna inanıyorum (tabi ücret alınıyorsa). Bugün Türkiye’de köşe yazarlığı artık utanmayan bir pravdalaşma yaşadığı için varlığı tartışmalı bir kurum. Taraf ve Yeni Yüzyıl gazetelerindeki düzenli köşe yazıları yazmadan önce tek tük Zafer dergisi gibi Nurcu yayınların ısrarlı taleplerine binaen deneme yazıları yazdım. Gençlik yıllarımdaki denemelerimin bir kısmını ‘Kırk Aynadaki Güneş’ ve ‘Amerikan Rüyası’ başlıklarıyla kitaplaştırdım. Bunları gençlik ihlâsımı yansıtmaları itibariyle zikretmekle birlikte bugün çok ciddiye almıyorum. Son dönemde çıkan üç kitabım var: Hamal Kürt, İslamda Savaş Bitmiştir ve Bir İsme Tutunmak. İngilizce kitap ve makalelerim de var. Ama onlar münhasıran akademik şeyler.

Üzerinde çalıştığınız ya da basılmak üzere olan bir kitabınız var mı?

Çeşitli kitap niyetlerim var elbette. Ama inşallah nispeten yakında çıkarmayı ümit ettiğim ve kurumsal dinin eleştirisini yapan bir kitap çalışmam var. Bu kitapta deizm tartışmalarından, Tanrı ve peygamber teorilerine, dinin neden ciddiye alınmaması gereken bir kurum olduğuna kadar çeşitli konularda fikirlerimi paylaşacağım Allah’ın izniyle.

Kitaplarını, yazılarını, vs. anadilinin dışındaki dillerde yazan bir yazar olarak, yersiz-yurtsuzluk hissi taşıyor musunuz? Huzursuz bir varlık halinden bahsedebilir miyiz?

Ben Nurcu bir kainat anlayışı ile büyüdüğüm için benim için her yer Allah’ın mülkü. Gökteki bulutun ve yerdeki yeşil otun bölünmüş bir kimligi, bir milliyeti yok. Insan her yerde insan. En iyi yazdığım dil Türkçe (Kürtçe yazmada dilimi rafine hale getirmeye gayret ediyorum). Ama Kürtçe ve İngilizce de yazıyorum. Yersiz-yurtsuzluk hissi yaşamıyorum. Ama İngilizcede yazarken Türkçedeki rahatlıkla yazamıyor olmanın beni huzursuz ettiğini söyleyebilirim. Çünkü ben konuşur veya yazarken anlamla meşgul olmak isterim dille değil. Dil ile hayat arasında bir tereddüdün doğması ifadede bir trajikliğe yol açıyor. Ama bunun yasını tutmak caiz değil. Hayata karşı mazeret arayan arabesk melankoliden ruhu uzak tutmak gerekiyor.

mucahit-450.2jpg-001.jpgHem bir yazar hem de bir akademisyen olarak ‘eğitim’ kavramı üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Doğu toplumları ile Batı toplumlarının bu kavrama yükledikleri anlam veya bakış açılarındaki fark nereden kaynaklanıyor?

Öğrenen her zaman taklitten de yararlanır ama öğretenin asla taklidi öğretmemesi gerekir. Eğitim insana öğrenmeyi, sorgulamayı öğretmeli. Yoksa ezber ve tekrara dayalı bir egitim en fazla memur zihniyeti doğurur. Eğitim kültürü de bedevilikten medeniliğe geçiş yapmak zorunda. İstibdad ve ilimde otoriterlik yerine hürriyet ve ilimde demokratikleşme olmalı. Benim gördüğüm Türkiye’deki eğitim şöyle bir şey: Hakimiyet ve hükmetme endişesi taşıyan öğretmen, kendisinin de hazmetmediği kavramları öğrencileri terörize etmek için üst perdeden ateşliyor. Öğrenci bunları anlamadığı için iki sonuç ortaya çıkıyor: Öğrenci hocanın ne kadar bilgi sahibi olduğunu ve kendilerinin bunu anlayamadıklarını düşündüğü için hem hocaya hakketmediği ve normalde haram olan korku/saygıyı gösteriyor hem de hazmedilemeyen bu bilgiyi ancak ezber etmek suretiyle hocaya sınavda iade edebiliyor. Böylece yabancı bir bilgi hem hocada hem de öğrencide anlamaya yol açmadan devir yapmakta hem de memuriyetin şartları (birinde maaş, diğerinde diploma) gerçekleşmiş olmaktadır. Eğitimde de saltanat lağvedilmeli. Hürriyet, eğitimin amacı ve ilkesi olmalı.  

Din ve demokrasi hakkında söyledikleriniz veya yazdıklarınız çoğu zaman doğru anlaşılmadığı gibi, sert tepkilere de yol açıyor. Siz de böyle düşünüyor musunuz? Sizce din mi, demokrasi mi önemlidir? Ya da bunlar arasındaki ilişki tam olarak nedir? Bunu biraz açıklar mısınız?

Din ve demokrasi çok farklı şeyler. Din (hakikat iddiasını ayrı tutarsak) bir halkı kontrol cihazıdır. Demokrasi ise kontrolü halkta tutma cihazıdır. Bunların ikisi de yozlaşabilir, bugün Türkiye’de olduğu gibi. Önce din mi gelir yoksa önce insan mı? Demokratikleşmemiş bir din bana göre istibdaddır. Hak din olsa bile. Çünkü hürriyet imandan önce gelir. Hürriyeti selbeden her şey dini de bir yükümlülük olmaktan çıkarır. Ve cebren olan her şey insan haysiyetine aykırıdır. Bugün Peygamber gelse ve hak dini bana cebren uygulasa bunu reddetmek insan olmanın şanından olurdu. Bir kısım insanın dinde saltanatı tercih ediyor olması bizim saltanatı din olarak kabul etmemizi gerektirmez. Allah’ın emirlerini zorla insanlara uygulamak isteyenler vahşi bedevilerdir (IŞİD bunun sadece bir versiyonudur). İnsanı merkeze ve öne almayan dinler insanlık için tehlikeli inançlardır. İnsanı zorla cennete götürmek isteyen dinler ise birer cehennemdir diyebilirim. Hiçbir bedevi yoktur ki kendi vahşetini hakikat diye bilmesin. O yüzden her şeyden önce ve hep hürriyet olmalı.

Aydın kimdir? Oynaması gereken rolü ve çelişkileri nelerdir sizce?

Aydın, ışığın olmadığı çağlarda mum işlevi gören kişiydi. Etrafına ışık yani bilgi saçıyordu. Günümüzde gece bile elektrik ile feth olunduğundan aydın bir ateş böceğine dönüştü. Eskisi gibi bilgi kaynağı yol gösterici olmaktan çıktı. Bugün herkes bilgiye artık ulaşabiliyor. Aydının rolünden geriye iki şey kaldı: Yorum ve cesaret. Bence ilki de olabilir ama ikincisi olmayan yerde aydın yoktur. Aydın diye bildigimiz konum ve sorumluluk bugün güce rağmen ve güce karşı hak olanı söyleme fonksiyonudur. Aydın, entelektüel, münevver, vs. gibi kategoriler arasında bir fark olduğunu düşünmek çocukça bir yerel yanılsamadır. Bu ulus ile millet arasında bir fark olduğunu düşünenlerin yaptığı türden bir kendi kendini kandırmaca. Aydın, halkın veya iktidarın hoşuna giden şeyleri değil (onu şairler, vaizler, yalakalar, vs. yapıyor), bilakis toplumu rahatsız edecek ama hakkı vikaye edecek sözü söyleyen kişidir. Eski ayları kırpıp kırpıp yıldız yaparlarmış Nasrettin Hoca’ya göre. Bir hadise göre de alimler peygamberlerin varisleridir. Yapay zeka çağında alimlik de ilimden boşandığına göre, hakiki varisler doğruyu söyleyenlerdir.

Müslüman bir Kürd aydını ve biliminsanı olarak önünüzde ne gibi engeller görüyorsunuz? Daha özelde, günümüzde Kürd aydınlarının ne gibi sorunları olduğuna inanıyorsunuz?

Şahıs olarak önümde bir engel görmüyorum. Daha çalışkan olabilirim. Daha verimli olabilirim. Genel olarak Kürt toplumunun fikri özgürlükten mahrum olduğunu düşünüyorum. Parti ve örgüt vesayetleri ve Kürtlerin siyaset dışı alanlara beşeri yatırım lüzumunu görmeyen hakim atmosferi Kürtlerin gelişmesinin önündeki önemli engellerdir. Hiçbir devletin baskısı böyle milyonlarca nüfusu olan eğitimli bir toplum için yerinde sayma mazereti olamaz. Kürtler uyanmalı.

Kürtler melankoliden çıkmalı. Devrimci fantezilerden de, Anadolu irfanı diye sunulan züğürt tesellisi ümmet soslu muhafazakar narkozdan da uzak durmalı. Kendi kendilerini inşa etmeli. Başkasına zulüm etmeden, gayra düşman olmadan.

Kürdlere ilişkin makale, kitap, vs. yazarken bir kısıtlanma duygusu yaşıyor musunuz? Kürdler hakkında yazarken zorlandığınız noktalar var mıdır?

Kürtler üzerine yazma serüvenim dindarlık ile Kürt kimliğinin kesişimindeki sahaya dair patolojileri teşhis ve tenkid etmek çerçevesinde gerçekleşti. Köşe yazarlığı yaparken şunu gördüm. Parti, örgüt, cemaatlerin hakikatin söylenmesi ile hiçbir ilgileri yok. Onlar kendi gündemlerinin promosyonu ile her şeye bakan ve kamuoyunu şekillendirmek için sözü kolonize etmek isteyen siyaset odaklarıdır. Özgür basın bile müşterisi ve muhatabı olan halkın esiri iken özgür olmayan bir medyadan kimse hakikat beklememeli.

Ben yazarken hissettiğim, inandığım gibi yazıyorum. Zaten bir yerde yazma teklifi geldiğinde birinci şartım hiçbir şekilde yazılarıma müdahale kabul etmediğimdir.

Yazılarınızda hakikate güçlü bir vurgu ve adalet algısıyla kurulan bir ilişki var. Bunu biraz açmanızı istesem?

Hakikate sadakatle görevliyiz. Ama hakikatin ne oldugunu bilemeyiz. Mütevazı olmalıyız. Ben öyle soyut, kimselerin ulaşamadığı efsunlu bir hakikat anlayışına inanmıyorum. Benim açımdan en evrensel ve en kalıcı hakikat dürüstlüktür. Doğrular ve yanlışlar bile değişir. Çirkin bile güzeldir, dürüst olduğunda. Hakikat kimsenin tekelinde değil. Ulaşılamayacak aşkınlıkta bir şey de değil. Herkesin malı ve herkesteki tecellisine saygı göstermeli. Adalet bahsine gelince devlet, millet, parti, cemaat, dava gibi yalandan ve vehmi varlıklar için insanların feda edilmesini kabul edilemez bir zulüm olarak görüyorum. Adalet, bugün ekser Müslümanların unuttuğu bir ilkedir. Kürtlerin adalet ilgisi ise kaçınılmaz. Güçlü olan hakimiyet ve şa’şaa ister. Zayıf ve mağdur olan ise adalet ve söz. Her zaman zayıf ve mağdur olanın, gücü olmayanın yanında olmak insan olmanın şanındandır.

Bildiğim kadarıyla Üstad Seîdê Kurdî, ruhsal ve düşünsel dünyanızda önemli bir yer kaplıyor? Üstad’ın fikirleriyle ne zaman tanıştınız? Üstad’a ve Nurculuk’a ilişkin duygu ve düşüncelerinizi kısaca sizden dinleyebilir miyiz?

Ben düşünmeyi Risale-i Nur ile öğrendim. Yani düşünmeyi Bediuzzaman’ın eserlerinde tecrübe ettim. Benim temel eğitimim okuldan ziyade Silvan’daki Nur medresesinde okuduğum risaleler, Yeni Asya’nın o zamanki dergi, gazete gibi yayınları ile şekillendi diyebilirim. Üniversite yillarimda Nurcu cemaatlerle yolum ayrildi. Doksanlardan beri bagımsız bir insanım. Ben bugün artık kendimi bir Nurcu olarak tanımlamıyorum. Kendi fikirlerimi yazıyor, söylüyorum. Ne kimsenin yükünü çekmek isterim, ne de kimseye yük olmak. Ancak Said Nursi benim üstadımdır. Risale-i Nur kıymetli bir eser külliyatıdır. Kimsenin tekelinde değildir. Ve Üstad Bediuzzaman bir insandır ve fikirlerinde bazı eksiklik ve hataları vardır. Hepimiz ibnuzzamanız. Tarihi dondurmaya kimsenin ne hakkı ne de gücü var. Bir mezhebin mukallidi olanların başka bir mezhebin içtihadına da saygı duymayı öğrenmesi beklenir. Nurculuk hayattan ve tarihten kopuk bir manastır kültürüdür. İman yeşertmek için inşa edilmiş bir korunaklı sera ortamıdır. İmanın tahkikileşmesi noktasında oksijen çadırıdır. Ama hayata lazım başka şeylerden mahrumdur. Dünyaya temas ettiği yerlerde ise ya bir çocuk gibi ne yaptığını bilmez ya da bütün bir ortodoks sünni kültür gibi idare-i maslahatçı bir tutarsızlığa müptelâdır. Nurculuğun Bediuzzaman’ı övmekten başka elinde bir şey yoktur. İnsanların birey olarak ihlas ve kabiliyetleri başka şey ama bir hareket ve cemaatler olarak Nurculuk korktuğu devletin elinde bir oyuncak halini alarak kendisini tüketme noktasına gelmiştir.

Son olarak, okuyucu kitlenizin önemli bir kısmını oluşturan gençlere, bilhassa Kürd gençlerine neler söylemek istersiniz?

Gençlere ne diyebilirim ki? Hayatta iyi olduğunuz en az birşey olmalı. Bu flüt çalmak da olabilir, şiir yazmak, govend tutmak yahut odun kesmek. Birşeyi bilmek herşeyden önce bir şeyi iyi bilmektir. Bir şeyin ustası olun. Kader önünüze bir şey çıkardığında alın. Naz yapıp reddetmeyin. Bir şeyi yapmamaktansa yapmak her zaman daha iyidir. Hiçbir karikatur-400.jpgdava için kendinizi feda etmeyin. Allah yolunda bile. Çünkü Allah insandan iyi bir hayatı ister. Ucuz bir ölümü değil. Size şehitlik, vatan, millet, din, ümmet masallarıyla gelenlere asla inanmayın. Yaşayarak ve hakkı, adaleti, iyiliği ayakta tutarak hayatınızla hakka şahitlik/şehitlik yapabilirsiniz. Analarınız bu konuda haklı. Bir karikatürde görmüştüm. Che Guevera üniformalı arkadaslarıyla artist bir şekilde savaşa giderken annesinin sözü aklına gelir. Başörtülü annesi ana yüreğiyle der ki: “Oğlum Ernesto, herkes kendini kurtarır, olan sana olur.” Siyaset tanrıların işidir. İradelerin savaşıdır. İnsanda yeri vardır. Ama önce doğa olmalı. Yani önce hayat sonra fazilet. Önce varlık sonra fedakârlık. Önce benlik sonra diğergâmlık. Kimsenin hamalı olmayın. Kimseye tahakkum etmeyin. Klişe ama eğitim önemli. Cehalet baskıyı davet ediyor. Bugün Kürtlere amir ve lider kesilenlerin diktatoryal olmasının bir sebebi Kürt milletinin cehaletidir. Kürtler kendilerini inşa etmeli, çatışmalarda heder etmemeli. Özgürlük kazanılan bir şeydir, verilemez. İstikbalden korkmayın. Çünkü istikbal onun açıklığını görenlerindir.

Zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.