25 Eylül 2017
  • İstanbul24°C
  • Diyarbakır25°C
  • Ankara16°C
  • İzmir24°C
  • Berlin14°C

ÜTOPYAYA SIĞINMAK

Ersin Tek

05 Haziran 2017 Pazartesi 14:22

Her şeyin iç içe geçtiği, belirsizleştiği, sıradanlaştığı ve anlamını yitirdiği bir zamanda yaşıyoruz. Ağır imtihanlardan geçiyoruz. Yüreğimiz duygularımıza dar geliyor, beynimiz ütopyalarımıza…

Unutkanız. İman ettiğimiz dinin peygamberinin söylediklerini, yaptıklarını, yaşadıklarını unutuyoruz, inanmıyoruz çünkü, küçümsüyoruz ve savsaklıyoruz yapmamız gerekenleri.

İmanımız yok. İman, Allah’a güvenmektir, umudu ve ütopyayı diri tutmaktır, sabır ve mücadele biriktirmektir. Güvenmiyoruz. Biriktirmiyoruz. İman etmeyi başaramıyoruz. Yalnızca kendimizi kandırmaya çalışıyoruz.

Bilmiyoruz. Ütopyayı zafere(kadere) nasıl dönüştüreceğimizi bilmiyoruz, ütopyaya sığınmanın ne anlama geldiğini bilmiyoruz;

Mekke'de işkence ve eziyetlerin zirveye çıktığı, baskıdan bunalan Müslümanların “Ey Allah'ın Resulü, bize Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? Bu konuda bizim için Allah'a dua etmeyecek misiniz?” diye inledikleri bir sırada Allah’ın Resulü(s.a.v), şöyle ümit vererek onları hâkim olacağı aydınlık geleceğe hazırlıyordu: “Siz çok acele ediyorsunuz. Andolsun ki Allah bu dini tamamlayacaktır ve öyle bir zaman gelecek ki San’a’dan tek başına yola çıkan birinin yırtıcı hayvan korkusu dışında hiçbir korku hissetmeden tâ Hadramevt’e kadar yolculuk yapacağı o aydınlık günler gelecektir.”

İşkence ve eziyetlerin inananlar üzerine yağdığı, boykotlarla Müslümanların kıskaca alındığı, neredeyse ümitlerin tükendiği bir sırada böyle diyordu, İslam’ın Peygamberi.

Yine Medine döneminde şehrin savunulması için etrafa hendek kazılmasına karar verilmişti. Bu istişare kararı uygulanmak üzere hendek kazımı yapılırken Hz. Peygamber(s.a.v) de çalışıyor ve Müslümanlarla beraber açlıklarını bastırabilmek için karınlarına taş bağlıyorlardı. Hendek kazımına bizzat katılan Peygamber onların dertleriyle dertleniyor, hatta o açlıktan, karnına iki taşı birden bağlıyordu. Fakat böylesi zorluklarla ve acılarla dolu bir zamanda bile umudunu ve sabrını hiç yitirmiyordu; Câbir(r.a)’in rivayetine göre hendek kazılırken Sahabe-i Kiram çok sert bir kayaya rastlar ve bu kayayı kırmak için herkes bütün gücünü sarf eder ama hiç kimse o kayayı kıramaz. Bu durum Allah Rasulü(s.a.v)’ne bildirilir: “Ya Rasûlallah, kazı esnasında karşımıza bir kaya çıktı. Onu bir türlü parçalayamadık. Bu hususta emriniz nedir?” Hz. Peygamber(s.a.v), Selman-i Farisî’nin elindeki balyozu alır, ‘Bismillah’ diyerek kayaya bir darbe indirir. Peygamber, ashabını aciz bırakan taşı parçaladıktan sonra; taşa ilk vuruşta Kayser(Bizans)in sarayını, ikincisinde Kisra (İran)’nın sarayını, üçüncüsünde de San'a (Yemen)’nın saraylarını gördüğünü ve bu memleketlerin Müslümanların eline geçeceğini müjdeler. Merhum Asım Köksal ise bu olayı şu şekilde ifade ediyor: “Taşlardan çıkan bu kıvılcımlar içerisinde Hîre şehrinin köşklerini, Kisrâ'nın şehri Medâin'i, Rum ülkesinin kızıl köşklerini, San'a beldesinin saraylarını gördüm. Cebrail, oralara ümmetimin hâkim olacağını bana haber verdi.”

Hz. Peygamber(s.a.v), hendek başındaki Müslümanlara bu müjdeleri verirken, münafıklardan da orada hazır olanlar vardı. Onlar, Peygamber’in bu müjdesini dillerine dolar ve şöyle derler: “Biz bugün korkudan tuvalete gidemezken, Muhammed bize Kisrâ ve Kayser'in hazinelerini vaat ediyor! ...”

O gün, İslam Peygamberine gülenler, ona deli-hayalperest muamelesi yapanlar, kendi gündelik hayatlarının gerçekliklerine göre uygun hareket ettiklerini düşünüyorlardı. Ancak o kimselerin bilmediği şey, baştanbaşa imana bulanmış bir müminin(kalbin) ferasetiyle (Allah’ın yardımıyla, inayetiyle, rahmetiyle) bazı şeyleri bilebileceği, görebileceği, kestirebileceği ve değiştirebileceğiydi. Bunu bilmiyorlardı ve inanmıyorlardı. Çünkü günahların bulaştırdığı kirlerden, ahlaksızlıklardan, zulümlerden, sefil ve bedbaht hayatlarından sıyrılıp çıkacak güçlü bir iman ve itikata sahip değildiler. Varlığın gerçek-derin yasasını kavramaya uzaktılar, nefsi emmare mertebesinde idiler…

Ne yazık ki! Bugün İslam’ı ve Peygamberini doğru anlayamamış, umutsuzluk ve imansızlık çukurunda debelenen Müslümanlar da o zamanın münafıkları gibi, istemeden ve bilmeden aynı yanlışa düşüyor, ütopyayı pasif bir mücadeleye ve işlevsiz bir hayalciliğe indirgeyerek ve küçümseyerek aynı kapıya çıkıyorlar. Oysaki iman etmek, ütopyaya sığınmayı zorunlu kılıyor. Çünkü müminin ütopyası, yığınların içinde kaybolup gittiği gündelik yaşamın üstünde duran bir hakikattir, zamanların ve coğrafyaların üstünde duran, dinini(hikmeti) tamamlayacak olan Allah'ın vaadidir; yani gerçekleşmesi Allah'ın isteği doğrultusunda mümin kulun üzerine düşeni yapmasına bağlanmış olan değişmez kaderdir…

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.