23 Eylül 2018
  • İstanbul26°C
  • Diyarbakır33°C
  • Ankara28°C
  • İzmir32°C
  • Berlin14°C

PINARIN BAŞINDA SUSUZLUKTAN ÖLMEK (I)

Abdullah Can

02 Mart 2018 Cuma 14:04

Zıtlar, âleminde yaşıyoruz... Evrenin hamuru zıtlardan yoğrulmuştur. Her zıt, kıvamında ve ayarındadır. Ne fazla, ne eksik, ihtiyaç kadardırlar. Zıtlar, kaosa değil, kozmosa sebeptirler. Kozmos, evrensel ölçekteki “denge” ve “düzen”in diğer adıdır. Bu gerçeklik, beş milyar yıldır hep geçerlidir. Demek, zıtlar, kavgalı değil, uyumludurlar; savaşta değil, barıştadırlar; imhaya değil, ihyaya ayarlıdırlar. Ölüm ve hayat, gece ve gündüz, kış ve bahar, soğuk ve sıcak, ateş ve su, katı ve sıvı, karanlık ve aydınlık, eksi ve artı, dişi ve erkek... Evet, hepsi barış ve kaynaşmada, uyum ve uygunluk içindedirler.

Ve düşünün; zıtlar harmonisinden kurulmuş bu devasa ve kusursuz düzende, kendisine “eşref-i mahlûkat” unvanı verilen “insan”a, yani kendimize bakıyoruz. Ziya Paşa’nın, “Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz, Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde1 dediği gibi, biz de aynamıza, yani eserlerimize, mirasımıza bakıyoruz. Ne yazık ki, “yeryüzünün halifesi” olmaya istidat ve donanımında olan bizler, Kur’an’ın deyimiyle “yeryüzünün bozguncusu” ve “sebepsiz yere kan döken katili2 derekesine sukut etmiş durumdayız. Bir başka ifadeyle, “a’la-yı illiyyin”(yüceler yücesi)3 payesinden “esfel-i safilin”(aşağıların aşağısı)4 pespayeliğine yuvarlanmış en aşağılık yaratığı pozisyonundayız... Neden mi? 

Çünkü insanoğlu, “yaratılış gayesi”ni terk etmiştir; terkle yetinmemiş, “inkâr”a kalkışmıştır. Evrenin bir küçük örneği iken, özündeki kozmosu kaosa, sistemi anarşiye tebdil etmiştir. Doğasındaki zıt ve tezatları, fıtratına yerleştirilen üniteleri münhasıran “şer” ve “yıkıcılığa” hasretmiş; melekî yönlerini köreltirken, şeytanî yanlarına neşvünema vermiştir. Evet, doğadaki taş başı kırar, su boğar, ateş yakar, soğuk dondurur, ölüm ayırır, karanlık gözlerdeki ışığı alır, götürür... Ama gerçek şu ki, bu unsurların varlık sebepleri, yaratılış gerekçeleri farklıdır; evrensel düzenin tamamlayıcılarıdırlar. Gel gör ki, insanoğlu, dilerse en faydalı bir şeyi de şerde ve yıkımda kullanabilir; imar ve inşaya hadim unsurları yıkım ve yakımda tüketebilir. Nihayet, doğasındaki şer gibi görünen nefis, hırs, ihtiras, şehvet, şöhret, hiddet, gazap, şiddet, enaniyet, unsuriyet gibi üniteleri, amaçlarından saptırabilmekte, sapkınlık, azgınlık ve barbarlık yönünde kanalize edebilir. Nihayet ettiği gibi...

Demek istediğim o ki, büyük insan olan evren ile küçük evren olan insan arasında “sistemsel” benzerlikler vardır. Bütünde geçerli olan, parçada da geçerlidir. Büyük insanı ayakta tutan düzen ile küçük evreni ayakta tutan düzen aynıdır; zira aynıdüzenleyicinin eseridirler. Her ikisi de “sünnettullah5 adı verilen yasalara tabidirler. Sünetullah(yaratılış yasaları), zerreden kürelere kadar her şeyde genelgeçer, kadim ve değişmez yasalardır. Küçük evrenin hayatı, büyük insanın hayatıyla kaimdir; devam ve mutluluğu da ondaki yasalara uymaktadır. Bu kesin gerçeklik dururken, insanoğlunun –salt– heva ve heveslerine bina ettiği yasaların, ihdas ettiği rejimlerin ona huzur ve rahatlık vermeyeceği açıktır. Zira kendi fıtratıyla savaşanlar, özünden uzaklaşanlar, galip olamazlar; akıbetleri ya rezalet ya da zillettir. Malum, karada balık yaşatılamaz, kurbağa uçurtulamaz, yılandan bal alınamaz... Bu yöndeki çabalar, abesiyetle iştigaldir...

Ne var ki kendi kendisiyle, yaşadığı doğayla savaşa tutuşmuş mağrur, muannit ve müstekbir kimseler, gündüz ortasında güneşi inkâra kalkışmak gibi eblehliklere başvuruyorlar. Adeta “En yüce rabbiniz benim!”6 diyen Firavun gibi, Allah’la ve O’nun evrene, insanoğlunun doğasına yerleştirdiği yasalarla savaşmakta, hiçe saymakta, ilahî düzen ve sistemleri tersyüz etmeye çalışmaktadırlar. “Sünnetullaha uymak yerine, onu kendilerine uydurarak(!) tahrif ve tahribe kalkışmaktadırlar. Hâlbuki gökteki güneşi, ne bulut yok eder, ne göz kapatmakla karartabiliriz. Varlığı ve etkisi güneş gibi aşikâr yaratılış yasaları da inkâr ve lakaytlıkla ortadan kalkmazlar. Evrendeki kusursuzluk, o yasaların her an yürürlükte olduklarına delalet ederken, yeryüzünün gafil, cahil ve müstekbir budalalarına da şu uyarıda bulunmaktadır: “Pınarı bulmuşken, ondan kana kana iç! Pınara rağmen susuzluktan çatlama!” Evet, bazıları bizzat pınardan gaflet eder, serap zannıyla tenezzül etmez. Bazıları Yezidlik yapar, Hüseyinlerin pınara ulaşmasına engel olurlar. Bazıları da inat, taassup ve ideolojik şartlanmışlığa yenik düşer, “Pınardan neyime!” der, zaaflarının çöl ve çoraklarında susuzluktan çatlarlar.

Gaflet” edenlerin en tipik örneği, hâlihazır Müslümanların manzarasıdır. Bunlar için, arpa ambarında açlıktan ölen tavuklar mı desek, yoksa hazinelerin üzerine oturmuş züğürtler mi desek, ya da –başlıkta olduğu gibi– pınarın başında susuzluktan ölen gafiller mi desek? Doğrusu, hallerini anlatmak için, bütün örnekler de yakışıyor gibidir. Zira Kur’an’la birlikte en ziyade dikkatleri “afak” ve “enfüs”e (insan ve evrene)7, onlarda cari olan yasalara yöneltilen Müslümanlar, ne yazık ki bu yasalara en çok sırt çeviren ve her iki kitabın da(Kur’an ve Kâinat) mesajlarından mahrum düşen camia gibi duruyor. Neden? Çünkü zihnen ve itikaden bağımlı hale gelmişlerdir; ne “bağımsız” bir iradeleri, ne de o istikamette geliştirdikleri bir tercihleri yoktur. Ana pınardan gafletle, ara ve tali kaynaklara tevessül ederler. Bulanık ve bulaşık suları, zemzem niyetine içerler. Peki, kimlere bağımlıdırlar? Şüphesiz, başlarına bela ettikleri etten-kemikten putlar, tağutlar ve sultacılara...

Evet, Yezidlik yaparak ümmetin ana ve aslî pınarlara ulaşmasına engel olanlar, bahsini ettiğim etten-kemikten putlardır. Bu putların iman ve iradeler üzerinde kurdukları sulta ve saltanatlar, o kadar derin ve kapsamlıdır ki, kul ve köle edindikleri kitleleri; etkisiz birer eleman, emir ve talimatlarına kayıtsız-şartsız muti birer emirber, keyiflerince koşuşan birer at, yük ve ağırlıklarını çeken birer beygir, menfaatlerine teşne birer sağmal inek, yolunacak birer kaz, gerektiğinde bıçaklarına amade birer kurbanlık koç mesabesindedirler. Bu karakter ve tabiattaki Müslüman yığınları gördükçe, kendi kendime; “Tarihe uzanıp ta Haricileri, Haşhaşileri, Bahaileri, Vehhabileri kurcalamaya ne hacet!” diyorum. Günümüzdeki örnekleri az mıdır sanki! Din adına az mı dinsizlikler yapıldı, yapılmaktadır? Demek bela arayanlar için, belalar uzakta değil, yanı başlarında, kendi içlerindedir. Eşekliğe rıza gösterenlere, palan vuracaklar çok olur

Ya “Pınardan bana ne?” deyip bulunduğu engin havzayı, bitmez tükenmez kaynakları görmezden gelen önyargıcılara, ideolojik bağnazlara, kör inatçılara, demagog şarlatanlara ne demeli? Bunlar ki, iç âlemlerini çoraklaştırmış, Kerbela’nın susuzluğuna bile bile teslim olmuş kimselerdir. Ne yazık ki, coğrafyamızın itikadî ve düşünsel çölleşmesiyle birlikte en fazla neşvünema bulan dikenler bu tiplerdir. Bunlar, güneşi göstersen, “Ne güneşi? Hangi güneş? Güneş-müneş yoktur! Görmüyorum! Görsem de kabul etmem!” diyecek kadar “inkâr bağnazlığı”nda tavan yapanlardır. Suyun kaynağına, pınarın başına da götürsen, “İçmem! Suyunuz size kalsın!” der, fosseptiklere rıza gösterir. Hazır yumurta yerine, tavuk gibi çöplüklere yönelir. Peki, niye? “İnsandenilen bu mükerrem varlık, nasıl bu kadar bozulabilir?

Bozulabilir... Dâhilî ve harici sebeplerle... Fikrî ve fiilî gerekçelerle... İtikadî ve amelî müdahalelerle... Tıpkı beslenme şartları ile yaşamsal ortamının insan “sağlık” ve “fiziğine” yaptığı etki gibi, iç ve dış faktörlerin, fikirsel ve ideolojik besleyicilerin de kişisel ve düşünsel “kod” ve “karakterler” üzerinde yapıcı ve yıkıcı etkileri her zaman için geçerlidir. Zira nötr kalmak, insan için geçersizdir. Şu da bir gerçektir; insanı, fikirden ziyade fiil, söylemden ziyade pratik, yaşamdan ziyade özgürlük, emek ve ekmekten ziyade adalet, insan olmaktan ziyade insanca muamele ve yaşam etkiler. Elbette inanç ve ideolojiye dair okuduklarınızdan etkilenir, olumlu-olumsuz savunma ve sahiplenmelerde bulunabilirsiniz, ama en önemlisi uygulamada karşılaştığınız manzara ve muamelelerdir. Asıl etkilisi de budur. Bir-iki satırla değinip, detaylarını bir sonraki yazıya bırakalım. 

Zulmün icra edildiği bir yerde, her köşe-bucakta adaletin propagandası yapılsa da fostur; esas olan uygulamadır. Açlığın, sefaletin, horlamanın, dışlamanın, etnik ve sınıfsal farklılığın, servet ve statü baskısının, inanç ve ideolojik baskılamanın, ırkçı ve mezhepçi dayatmaların uygulamada olduğu bir zeminde, istediğiniz kadar kanun, hukuk, eşitlik, özgürlük teranelerini okuyun, –imanım gibi biliyorum– hiç bir tesiri olmaz.

Devem edecek...


1 Ziya Paşa, Terci’-i Bend ve Terkib-i Bend, Osmanlıca Nüsha, s. 8, Ahmed Kâmil ve Şürekâsı Matbaası, 1928)
2 (el-Bakara, 30)
3 (el-Mutaffifin, 18)
4 (Et-Tin, 5)
5 (el-İsra: 77; el-Feth: 23; el-Fâtır: 43)
6 (en-Naziat, 24)
7 el-Fussilet, 53; el-Enbiya, 22; el-Mülk, 3-4)

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.