17 Ekim 2017
  • İstanbul21°C
  • Diyarbakır21°C
  • Ankara16°C
  • İzmir25°C
  • Berlin20°C

QAZİ MUHAMMED: GÖZÜMÜN NURU MELE MUSTAFA BARZANİ

'Benim için Mele Mustafa yabancı değildir. Her şeyden önce o bir Kürttür, kimse de buraya davet etmemiştir. O kendi ülkesi olan Kurdistan’ın bir parçasından bütün Kürtlerin yurdu olan Kurdistan’ın bir başka parçasına evini yükleyerek taşımıştır vesselam…'

Qazi Muhammed: Gözümün nuru Mele Mustafa Barzani

31 Mart 2016 Perşembe 12:05

Qazi Muhammed, Sedr Qazi ve Seyfi Qazi’nin mahkemeleri konusu ile ilgili yazılar iki akım iki damar üzerinden gelişir. Birinci damar, Kürt tarihinin bu en önemli olayını çarpıtıp olayın kahramanlarının Kürt düşmanlarının çıkarları doğrultusunda hareket ettiklerini iddia edebilmek için onların mahkeme dosyaları ile vasiyetlerini gizlenmesi, kuşkusuz güneş üflemekle sönmediği gibi, elekle de elenmez. Qazi Muhammed’in mahkeme savunması, Kürt milletine ve inancına özgürlük mücadelesine olan bağlılığın kanıtıdır.  Düşmanlar şerefli sahifelerimizi kirletmek için çevirdikleri dolaplar hakikat ve gerçekler karşısında hemen etkisizleşmektedir. İkinci damar ise, gömülmek istenen gizli gerçekleri ortaya çıkaran bin bir zorlukla şevkle bize bu hakikatleri ulaştıran Kurdistan Cumhuriyetinin yıkılmasından kaynaklanan felaketleri ve cumhuriyeti yıkan politik entrikaları, Qazi ve arkadaşlarının şahadetini Kürt milletinin gözleri önüne serenlerin bize aktardığıdır.  (Yüzbaşı Kiyo Mers Salih, İran ordusunda aylık yayını Mehname’nin bir muhabiri ve yazarıdır. Kiyo Mers Salih mahkemenin her safhasını sonuna kadar takip edip kaydetmiştir. Bu zat’ın tutanakları İran şah’ın en güvendiği şahsiyetlere kurumlarına ulaştırılmıştır. Daha sonra mahkeme tutanaklarını deşifre ettiği için rütbesi söküldü ve hapse atılmış ve Mehname’nin de yayını durdurumuştur. Kiyo Mers Salih cezaevinden tahliye olduktan sonra 1947’de yayınlanan Mehname’nin 75. Sayısında mahkeme safhalarını yayınlamıştır. -benim elimde 16 sahifesi mevcuttur-)

Birinci bölüm Qazi ve arkadaşlarına yüklenilen idam kararı verilmesine neden olan suçlamaları içermektedir. 12 madde içinde Qazi Muhamed üç suçlama hariç diğerlerini ret etmiştir.

Kurdistan cumhuriyetini savunma bakanı ve Cumhurbaşkanı yardımcısı Seyfi Qazi’ye (Muhammed Hüseyin Xan Seyfi) yüklenen suçlar üç noktadadır.

Sedr Qazi’ye (Ebulasım Sedr Qazi) yüklenen suçlar ise dört noktada üzerindendir.

Qazi Muhamed suçlandığı altıncı madde ise; yabancılara izin vererek İran topraklarına girmelerine yol açması konusundadır. Bu maddede yabancı olarak kast edilen Mustafa Barzani’dir.

Qazi Muhamed: benim için Mele Mustafa yabancı değildir. Her şeyden önce o bir Kürttür, kimse de buraya davet etmemiştir. O kendi ülkesi olan Kurdistan’ın bir parçasından bütün Kürtlerin yurdu olan Kurdistan’ın bir başka parçasına evini yükleyerek taşımıştır vesselam…

Albay Rıza Niko Zade çantasından kırmızı, yeşil ve beyaz renkli, üzerinde orak- çekiç şekli olan bir bez parçası çıkararak Qazi Muhamed’e göstererek “bu senin hükümetinin bayrağı değimliydi” diye sordu ve bayrağa tükürerek ayaklarının altında çiğnemeye başlar. Qazi ona dönerek; “Birincisi, o Kurdistan bayrağı değildir. Bizim bayrağımızda orak-çekiç yoktur. İkincisi davranışın senin akılsız, idraksiz ve şuursuz bir kişi olduğunu göstermektedir. Emin olun sizin o bayrağı ayaklarınızın altında çiğnemeniz için elinize geçirmeniz mümkün değildir. Kurdistan bayrağı bir gün şu anda içinde beni yargıladığınız binanın tepesinde dalgalanacaktır. Ben Kurdistan bayrağını Mele Mustafa’ya teslim ettim. Mele Mustafa onu; dağdan dağa şehirden şehre, ülkeden ülkeye gezdirerek yine Kurdistan’ın yükseklerinde dalgalandıracaktır. Emin olun o gün gelecektir, çaresi yok bunun."

356.jpgMahkeme başkanı Eta, Qazi Muhammed’e Mele Mustafa’nın bazı özelliklerini sinirlenmeden ve doğru olarak konu dışı olarak anlatmasını isteyince, Qazi “siz kendiniz onun bir yabancı olduğunu söylediniz. Onu bir yana bırakınız, bu konu mahkemenin yetkisi dışındadır” dedi. Başkan ısrar edince “Mele Mustafa ile ilgili ne söyleyebilirim, belki onunla ilgili ön yargılı olduğumu düşünebilirsiniz” diye konuşmak istemedi. Ancak başkan ısrar etti. Bunun üzerine Qazi; “Ben Mele Mustafa’nın tüm özelliklerini size anlatamam, sizin de bunu istediğinizi, sizin hasımlarınız arasında böyle bu özelliklere sahip birinin olmasını istediğinizi sanmıyorum” diyerek kaçamak bir cevap verince başka tekrar ısrar etti. Qazi bunun üzerine sözlerine devam etti: “Sadece büyük insanların sahip olduğu yiğitlik, kararlılık, büyük yetenek, şefkat, mertlik ve korkusuzluk gibi birkaç özelliğinden bahsedebilirim. İslam’ın ilk dönem kahramanlarına benzeyen büyük bir imanla dolu bu büyük kahramanı size tam olarak anlatabilmem mümkün değil” diye devam etti. Qazi’nin bu sözleri mahkemede bulunan herkesi büyük bir şaşkınlık ve hayrete düşürdü. O sözlerin etkisini büyük şair Şadi-i Şirazi’nin şu beyiti ile pekiştirdi.

Her ançê xoban hemê darend
Ew bi tenha dared

“O tek başına verir, bütün hayırseverlerin verdiği kadar”

Diyalog ilginç bir şekilde devam ederken konu yine Mele Mustafa Barzani’ye geliyor…

Sonra Muhammed Hüseyin Seyfi Qazi’ve Sedir Qazi’nin yargılanmasına geçilir.

(Bu konuyu Osmanlı ve İran Arşiv Belgelerinde Şeyh Abdulselam Barzani, Barzan ve Barzaniler çalışmamda uzunca değineceğim)

Tufan diniyor ve Tarih yeniden yazılıyor

Bu kez düşman değil de dost! Evet, gerçek, belki de haklılık! Fakat. Uygun değil. Halk arasına karışmış etkin şahsiyetler, nüfuzlu kişiler, tutuculuğu kışkırtan ve yayan, engeller çıkartan,  akılları karıştıran, her yerde parmağı olan kişiler, genellikle bazılarına (bizlere) karşıdırlar.’Din” çarkının da “kural gereği! “iktidar”ın  “himayesiyle”,”para”nın yardımıyla ve avamın safderunluğuyla, Şimdi de İslamcılar, (Türklerin, Farsların, Arapların, İslamcıları, )  yani “Firavun’un sihirbazları,“bu üç cephede de parmakları vardır”. Onların planları suikastle, suçlamalarla, hile ve söylentilerle, kâfir damgası vurmakla, düşmanlık ve yalanlarla. Sözlerinin halk üzerindeki etkisi etkisiz hale gelene kadar.

Kürt halk önderlerinin, insanlar nazarındaki imajını değiştirmek, halkın değişmez mütevellilerinin, baki kalması, yani, Ankara, Tahran, Şam’a kadar bir sorun çıkmadan işlerini sürdürebilmeleri için Firavun’lara zemin hazırlamaktır. Bu kutup’u azamlar birbirlerinden bazı ayrılıkları olsa da, Kürdistan Önderlerimi,  ezmek için “tek millet” olurlar.

Türk, Fars, Arab, ”Kutsal teslis”in Şeyh Ubeydullah ile başlayan Kürtleri perişan edildiği günlerde, Kürdistan aynı zamanda İngilizlerle ciddi bir mücadele içerisindeydiler. Bu üçünün her biri Tanrı temsilciği ve akrabalığın ayrıcalığına sahiptirler. Tarihte böyle bir akıma ters bir akımın da olacağı muhakkaktır. Çünkü tarih, insan gibi, toplum gibi çelişkili bir gerçekliktir, çelişkiler bütünüdür. İnsanoğlunu bozulmaya ve parçalamaya sürükleyen bu pislik, cinayet, çıkar ve cehalet akımının yanında, insan kalmayı savunan, insan ve toplumunun koyunlaşmasına izin vermeyen, tarlaya saldırıp ürünü yağmalayan, tahıl ambarını boşaltan sonunda öylesine aç gözlü olurlar ki, sadece oynamak için paraları çalıp Kumbaralarında biriktirirler. Artık yemek ve doymak için değil de, sürekli büyüyen ve anormal şekilde gelişen dişlerini dinlendirmek için her şeyi çiğnerler, yırtıcı kurtlarla, hileci tilkilerle ve hırsız farelerle mücadele eden bir akım da vardır. Kimdir onlar?

Yalnızca adı fark ediyor, Bazen imam, bazen efendi, bazen zengin, yanlarında bazen büyücü, bazen müneccim, bazen bilge, bazen sufi, bazen rahip, bazen molla, bazen filozof, bazen şair, bazen fakih, bazen din âlimi, bazen ideolog, bazen sosyolog, bilim adamı ve sanatçı.      

Her asırda bazen bir tufan kopar, bazen bir taşkınlık. Bunlar birbirine biraz yaklaşınca, bakıştıklarını görürüz, fakat çok az, geçici, bir anlık ve sonuçta hiçbir yararı olmayan bir bakışma. Zaten hiçbir zaman birbirlerine ulaşamamışlardır. Hatta bunların bir an omuz omuza yürüdüklerini, aynı safta yer aldıklarını, bir geçitte tesadüfen de olsa birbirlerine temas ettiklerini görmemişizdir. Rotalar belirli, renkler somut ve her şey apaçık. Herkes nerede olduğunu, düşmanın kim olduğunu, dostunun kim olduğunu, sebebin ne olduğunu, hangisinin suçlu olduğunu, cellâdın, şehidin, hakkın ve batılın nerede olduğunun, kıblelerin nerede, yönlerin nasıl olduğunu. Ama o gece…

31 Mart gecesi

Ruhu, yalnızca tek boyut kanmış ve tek sofradan beslenen tüm varlığı tek direk üzerine kurulmuş bir çadır olan kişinin aç ölmesi suya kanmadan can vermesi ya da hafakanlar basması için bir kıtlığa bir tufana ihtiyacı yoktur. Ve ben, ölümümün yasını tutuyorum, gönlümde tüm umutların katledildiği bir gece var. Ve ben, Çarçıra meydanının tanığı ve geriye bıraktıklarımın esaretinin şehidi. Ve ne elem verici bir kader! Ders vermem, yazmam ve konuşmam da! Güneş altında meydan, utanç renginde bir gökyüzü, kimsesiz ve dert yüklü bir bulut altında, bir hayalet ya da bir heykel, kanlar içinde dikili bir heykel, dost ve düşman darbeleri arasında bir örs, yaralı, kanlı, kırık, suskun, inancını olduğu gibi korumaya çalıştı tüm gücüyle. Tarih geçidinin başında durmuş, geçen her neslin yolunu kesiyor ve onları şöyle korkutuyor:  "Köpek sizsiniz, siz şerefsiz ve hayasızsınız ki insanlara, insanların hak ve hukukuna riayet etmiyor, yasalara, usullere saygı göstermiyorsunuz. Onun için de saygıya müstehak değilsin. Şerefsiz olduğun için sadece senin gibi bir şerefsizin verdiği idam kararını onaylayabilirsin. Bu pislikten başka bana hiçbir şey yapamazsın. Ben, kendimi uzun süre önce milletimin özgürlüğü için feda etmeye hazırlamıştım, onun için de bu sorumluğu gönüllü olarak üzerime aldım. Kendimi bu dava için feda etmiş bulunuyorum, onun için de üzerime atmaya çalıştığınız suçlardan ve iddialarınızdan korkmuyorum. Ben milletimin özgürlüğü için ölüyor, bu Allah’ın benim için verdiği bir nimettir ve bununla onur duyuyorum. Bu şerefli bir ölümdür. (1)

Birdenbire bu anlamlı ve “varis” in derin ziyareti beynimde alevleniverdi. Qazî Muhammed  hitapla, - sana, bana hepimize- Selam sana ey Allah’ın seçkin kulu, Selam sana ey Nuh’un varisi, Allah’ın peygamberi Selam sana ey İbrahim’in varisi, Allah’ın dostu.

Garip! Çarçıra sahnesi birdenbire gözlerimin önünde yeryüzü genişliğinde yayılıverdi, Qazî Muhammed in komutasında, Fırat ve Dicle’nin kıyısında durmuş, üç kişilik bir saf tarih boyunca uzanıverdi. Başı,  “dünyada insan türünün ortaya çıkışı” ile başlıyor ve sonu ahir zamana kadar, tarihin bitimine kadar devam eden bir saf. 

6705-002.jpg

Öyleyse bu bayrağı, elden ele emanet ederek insanların, rehberlerin ve insanlık tarihinde adaletten yana olan tüm özgür Kürdistan milletine teslim etmiştir. İşte ölüme ve bayrağı tüm nesillere bırakmak için gittiği bu son anda, gelecek asırlara haykırır, "Allah'ım (!) Şahitsin ki senin yolunda elimden gelen her şeyi yapmışım. Allah'ım (!) Kendin de şahitsin ki bu millete hizmet etmekle hiçbir şey esirgemedim ve endişem olmadı. Allah'ım (!) Bu dünyada ve kıyamette mazlumların intikamını zalimlerden al, benim bildiğim kadarıyla bu hep böyledir. Her şeyden haberdar olan Allah'ım (!) Bütün mazlumları ve Kürt milletini de zalimlerin boyunduruğundan kurtar."      

  “Acaba bana yardım edecek biri var mı?” Tarihte birdenbire bir olay oluveriyor, Yine bir Nuh tufanı! yeryüzündeki her şeyi kökünden söküp atan bir sel! Milletler birbirine yaklaşmış, sınırlar kaldırılmış, duvarlar yıkılmış, burçlar dize gelmiş, zindanlar vîran edilmiş, zincirler kopmuş, zafer ve kurtuluş heyecanı, devrimin kabaran yarası, minarelerden yükselen tarih boyunca tüm milletlerin söylemekten korktuğu nurlu bilgiler.“Tevhid, adalet, eşitlik, özgürlük, Allah’tan başka bir ilaha yapılan medhü senanın, Allah’tan başka bir umudun, dayanağın, korkunun reddi!.” “Bir iktidar sahibi olan her güçlü, toplumu ezer, toplumu yıkıma ve çöküşe sürükler. Toplumun gerçek değerli kişilerini aşağılar, gerçek adi kişilerini ise, güçlendirir ve onlara saygınlık kazandırır.” “Allah’ın kitabında anlatılan bu haberleri hiç bilmezler, hiç anlamazlar. Bu ayetlerde kendilerinin uydurdukları hurafelerini, heves ve çıkarlarını görürler. Allah’ın ayetlerini değiştirirler, bozarlar; Allah’ın yoluna set çekerler. İnsanların mallarını yağmalarlar. Allah’ın kitabını yüklenirler, ama bundan hiçbir şey anlamazlar, bununla amel etmezler. Bunlar, kitap taşıyan eşeğe benzerler, üzerinde birkaç kitap olan bir hayvan!” Bunlar için hiçbir kurtuluş çaresi yoktur. Bunlar köpeğe benzerler. Onlara saldırdığın zaman havlarlar, dil uzatırlar. Bıraktığın zaman, onlarla uğraşmasan bile, yine havlarlar ve dişlerler!!! Kim bilir bu adın, midesinde ne cinayetler, ne pislikler, ne nefret uyandırıcı sertlikler ve çirkinlikler insanlığın utandığı gizlediğini, bu vahşi canavarın ne kanlar içtiğini?

Asurların vahşi sürüleri -köleleri ve mağlupları omuzlarına kadar diri diri toprağa gömüp böylesine korkunç bir arazi üzerinde at koştururlardı- tarih suskun mezarlığından harekete geçerek Dicle ve Fırat’ın kuzeyinden aşağılara doğru inerler. Dicle ve Fırat’ın yeni gürültüsü, Tahran’ın kulağına varmıştır. Firavun’un din adamları ve sihirbazlarının imametiyle, onun önünde ve arkasında, “Yusuf’un kurtları” “cihad ve zekât yoluyla düşman ve dostlardan emdikleri kanlarla kudurmuş” onu beklemekte. Ve yine her zamanki aynı teslis, üç tanrılı din: camii, güç, altın ve sahtekârlığın, politika, ekonomi ve “dinin ortak şirketi”. “Türkler Farslar, Arablar” “kılıç, altın ve tesbih” üçlüsü. Tarihin başlangıcından itibaren insana egemen olmuş düzen, tüm gerçek peygamberlerin içinde yittiği bu uğursuz üçlü, “kölelik”, “yağma”, “uyutma” tılsımı. Tarih eşeğinin ayağındaki köstek, özgürlük, eşitlik ve bilincin katledildiği alan, bilginin, aşkın, imanın ve eşitliğinin mezarı “Çarçıra”.

Şimdi, “din sanayine sahip olanlar”, Ankara’dan Tahran’a, Şam’a kadar, yeni takva elbisesi dikmekle meşguldürler, Kadılar, cemaat imamları, müftüler, fakihler, müfessir ve hadisçiler, bilgeler ve alimler, zahidler, akli ve nakli ilmi adamları, cin ve periler arasındaki Ayetullahlar, minber, mihrap, mescidler.

 “O”nun, tüm bu cehaletin ve kötülüklerin kurbanı olan “O”nun büyük ve güçlü simasına bakmaya korkuyorum. Ayaklarına bakıyorum; dimdik duruyor. Yüzlerce darbeye dayanabilmiş bir vücud. Korkarak ve heyecandan titreyerek yukarıya doğru kaydırıyorum gözlerimi. Şimdi iki kolu da düşük. Bir eli, insanın yenik düştüğünün bir simgesi olarak aşağı doğru, fakat avuçları sımsıkı sıkılmış, tutmaya çalışıyor. Kalbimi acımasızca sıkıyor bir pençe. Gizli dişler öfkeyle ısırıyor yüreğimi. Yüreğimde yakıcı bir duman vuruyor başıma ve gözlerimi yakıyor. Büyük bir azap veriyor bu acı bana. Bir heyecan, bir sevinç gözlerimi yaşartıyor. Gözyaşlarımın dalgasında titreyen karanlığın belirsizlik tozu kayboluyor ve aydınlanıyor. Okunaklı yüz hatları seçebiliyorum. Tüm bu acıları, tüm bu trajedileri sadece bir yüzde, mazlumca yaşamı boyunca insanın tüm acılarını anlatan bir yüzde, bütün bu acıları görmek ne kadar dayanılmaz bir şey! Gurbetin, yalnızlığın ve acının bir timsali olarak meydanda boy salmış ve tarih geçidinin başına dikilmiştir. Tarih boyunca, Adem’den kendisine kadar, yeryüzünün “üç tanrısının”  çekiçleri altındaki, dost ve düşman darbeleri altındaki bir örs gibi. Onun garip yüzüne ikinci kez bakıyorum. Suskun ve tanıdık bakışlarla, hüzün dolu bir bakışla bakıyor. Öylece suskun bakıyor, öylece suskun duruyor. Ben buna tahammül edemem!

 Kimdir bu adam? Derdi nedir?  Bu insanlar niçin yalnız?  Neler yaptı? Neler çekti? Söyleyin bana! Adı nedir? Kimse cevap vermiyor bana! Tufan diniyor ve tarih yeniden yazılıyor.

Hüseyin Siyabend Aytemür


(1) Mahkeme Hakimi Niko Zade Qazî Muhammed'e karşı sert üslup kullanır ve hakaret etmeye başlar. Kızgınlığından Qazî Muhammed'e karşı 'siz Kürtler köpek özelliklerini taşıyorsunuz' der. Bunu üzerine Qazî Muhammed ayağa kalkarak, yukarıdaki cevabı verir.

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.