22 Ekim 2017
  • İstanbul18°C
  • Diyarbakır18°C
  • Ankara14°C
  • İzmir21°C
  • Berlin12°C

KANUNİ İLE BAŞLAYAN KÜRDİSTAN DAVASI

"Kürdistan sorunu ne zaman ve hangi şartlarda meydana gelmiştir? Sorusuna verilecek cevap, şüphesiz, Şeref Han’a karşı uygulanan politik tutum bizim için anahtar unsur olarak karşımızda da durmaktadır."

Kanuni ile başlayan Kürdistan davası

06 Haziran 2016 Pazartesi 13:17

Osmanlı Söylemi ve Bir Hegemonyayı Aklama;  Kürdistan Sorunu

Kürdistan sorununun Nedenlerin incelenmesi Nereye sorusuna cevap olacaktır. Tarihi, işlemediği biçimde yargılamak hakkına sahip değiliz ve böyle bir tavır bizi fazla bir yere ulaştırmaz. Ancak “olguların” oluş biçimleri üzerinde düşünceler ileri sürebiliriz ve gelecek tarihsel tecrübeler geçmiş Tarihsel uygulamalar açısından da bunun gerekli olduğu söyleyebiliriz. Kürdistan sorunu ne zaman ve hangi şartlarda meydana gelmiştir? Sorusuna verilecek cevap, şüphesiz, Şeref Han’a karşı uygulanan politik tutum bizim için anahtar unsur olarak karşımızda da durmaktadır.  

Bu noktada, son yüzyılımızda yaşadığımız dünyayı yeniden şekillendiren tarihin hızlandırdığı izlenimini veren bir dizi sosyal ve kültürel kargaşadan olguları çıkarıp tartışmak ve öne sürülen iddiaların ve siyasi fikrilerin öne sürdüğü tezleri kategorize de etmeyeceğim, fakat en azından Kürdistan sorununun nedenleri üzerinde ki belirsizliği sisli bulutları dağıtacak, nihayetinde elimizde en önemli bir argüman olan Şeref Han’a karşı uygulanan politikada saklı olduğunu söylersek abartmış olmayız.  

Kürdistan’ın bir bölümü Safevîlerin egemenliği altındadır, Şeyh Haydar oğlu Şah İsmail Safevî, 1508’de Akkoyunluları yendikten sonra Azerbaycan, Tebriz ve Irak’ı egemenliği altına aldıktan sonra Kürdistan tamamına egemen olur.  Kısa süre içerisinde Musul, Mardin ve Diyarbakır’ı işgal etti ve buralara valilerini atadı. Bu bağlamda Diyarbakır’a İstaçlu oğlu Muhammed Han’ı vali olarak gönderdi. Aynı yıl Şeref Han, Şah İsmail’ ile görüşmek üzere bazı Kürt beyleriyle birlikte Hoy şehrine gitti. Bunu fırsat bilen Şah, Şeref Han’ı tutuklattı ve Tebriz’de hapsettirdi. Ayrıca Şah İsmail, Bitlis’i istila etmek üzere komutanlarından Çiyan Sultan’ı görevlendirmişti. Bu emri alan Çiyan Sultan, büyük bir orduyla gelip Bitlis Kalesi’ni kuşatmıştı. Kaleye kapanan Şeref Han’ın amcasının oğlu Emir İbrahim b. Şah Muhammed tam iki yıl kaleyi savunarak Safevîlere teslim etmedi. Ancak, Safevîlere karşı daha fazla direnemeyeceğini anlayınca kaleyi gizlice terk edip Siirt beylerine sığınmak zorunda kaldı. Emir İbrahim’in firarından sonra Bitlis’te meskûn bulunan Rojki Aşireti kaleyi ancak altı ay kadar bir süre savunabildi. Netice itibariyle Bitlis Kalesi'ni Çiyan Sultan’a teslim etmek zorunda kaldılar.

Çiyan Sultan, beraberinde bulunan Kürt Bey’i Bitlis’e vali tayin etti. Çiyan Sultan da yağmalamış olduğu mallarla birlikte Tebriz’e döndü.  Şah İsmail mezhebi taassubunun verdiği düşmanlıkla Kürtlerin elinde bulunan sancak ve kaleler üzerine yürümüş, Kürtlere ait türbe, zaviye ve mescitleri tahrip edip, Kürt ulemasını kılıçtan geçirmiş, şehir ve kasabaları yakıp yıkmıştır. Kürdistan’da büyük nüfuza sahip Bitlis Hâkimi Şeref Han’ı, Selahaddin-i Eyyubî sülâlesinden Hısn-ı Keyf Emiri Melik Halil’i, Bohtan emirlerinden Cizre Emiri Ali’yi ve buna benzer birçok Kürt beyini yakalayıp hapsetmiştir. Bu durum Safevîlerin  Kürdistan üzerindeki egemenliğini  ciddî anlamda sarsmıştır. 

Kürdistan beyleri arasında Safevîlere karşı en etkili siyasi mücadele verenlerin başında Şeref Han-ı Bitlisî’dir. Emir Şeref, Bitlis’in asıl varisi ve hakimi iken hile ve desiseler ile Şah İsmail tarafından hapsedilmiştir. Şeref Han, Safevî hapishanesinden kurtulduktan sonra Bitlis, Adilcevaz ve Erciş’i, Şah İsmail’in beyi olan Kürt Bey’den almak üzere savaş hazırlıklarına başlamıştır. Bunu duyan Kürt Bey’in Bargiri, Erciş ve bağlı yerleşim birimlerinde bulunan “Kızılbaşların” desteğini alarak Bitlis'e saldırması üzerine Şeref Han, Şeyh Emir Bilbasi’yi 2000 savaşçısıyla bu taarruzu püskürtmek üzere görevlendirdi. Ancak, Pazukili Muhammed’in Safevîleri desteklemesi sonucu Şeref Han taraftarı olan Rojki Aşireti ve Bilbasi Beyi Emir Bey büyük bir yenilgiye uğradı. Bu savaşta Şeyh Emir Bilbasi ve oğlu Ali Ağa öldüler. Bitlis’i almaya muvaffak olamayan Şeref Han belli bir süre için geri çekilmek zorunda kaldı ve yeniden harekete geçmek üzere strateji geliştirdi.

Şeref Han Kürdistan’da Kürt beyleri arasında zekâsı, yeteneği ve siyasi kişiliğiyle öne çıkan ender şahsiyetlerdendir. Savaş tekniğinde yetenekli, iyi bir idareci ve komutandı. En büyük arzusu atalarının mülkü olan Bitlis ve bağlı yerleşim birimlerini yeniden fethetmekti. Şeref Han, Bitlis'i yeniden ele geçirmek için Kürdistan’da Kürt beyleriyle ittifak kurmaya çalışırken dışardan da destek aramaktaydı. Kısaca, Safevîler'in Bitlis’te ki iktidarına son vermek istiyordu. Bu mücadele sırasında Yavuz Selim’in Safevîlere karşı büyük bir sefer hazırlığı içinde olduğu haberleri gelmeye başladı. Bundan faydalanmak isteyen Şeref Han, Kürt beyleriyle istişare etmek üzere divan kurdu. Bu görüşmeler neticesinde işgal altındaki sancak ve kaleleri kurtarmak ve bölgede Safevî egemenliğine son vermek üzere güç birliğine gitmeye karar verildi. Kurulan bu ittifak kısa sürede meyvesini vermeye başladı. Nitekim Kürt beylerinin bir kısmı Safevîlerden ayrılarak Osmanlı ile masaya oturacak ve Safevîlere karşı savaşacaklarına dair taahhütte bulundular. Şeref Han, sağlamış olduğu bu ittifakı -İstanbul’da İran’a karşı sefer hazırlıklarında bulunan- Yavuz Selim’e bildirdi ve bağlılığını arz etmek üzere Mevlana İdris-i Bitlisî vasıtasıyla veziri Muhammed Ağa’yı elçi olarak gönderdi.

Bu teklif Yavuz Selim tarafından kabul edildi. Bunun üzerine Bitlis Hâkimi Şeref Han, Çaldıran savaşına katılmak üzere Tebriz’e gitti. Ayrıca, Rojki Aşireti'nden oluşan birliklerin yanı sıra bazı Kürt beyleri de Yavuz Selim’e destek vermek üzere Çaldıran savaşına katıldılar. Kürt beylerinin ileri gelenlerinden Palu Beyi Cemşid Bey de bu sefere katılanlardan biri idi. 

Çaldıran savaşında bulunan İdris-i Bitlisi, Kürt beylerinin bu savaş ve sonrasında Safevîler'le karşı yapılan mücadeleyi gayet güzel bir şekilde anlatmaktadır.

“Safevîlere karşı savaşırken bendenizin (İdris-i Bitlisî) sağımda Kürt emirlerinden ve Eyyubî sülâlesinden Hısn-ı Keyf Emiri Sultan Melik Halil, Sason’lu Muhammed Bey, Buhti’li Bekir Bey, Eğil’li Kasım Bey, Zırki Aşireti Reisi Muhammed Bey, Cizre Beyi Şah Ali Bey, Emir Sarim’in oğlu Kasım Bey ve Süleyman Nasır Bey ve solumda da Bitlis Hâkimi Şeref Bey, Hizan Hâkimi Davud Bey ile diğer beyler bulunmaktaydı. Benim yegâne görevim bunlara nezaret etmek, nizam ve intizamı korumak, zaman ve mekâna göre savaş stratejisini ve planını yapmaktı. Savaşın bir safhasında Safevî kuvvetlerinin taarruzu Osmanlı Ordusu’nu zor durumda bırakmıştı. Kritik bir anda bendeniz fırsattan istifade ederek Şeref, Davud ve Ahmed beylerin düşman üzerine yürümelerini teşvik ettim. Öyle tehlikeli bir durumla karşılaştık ki; eğer onların hücumu ve desteği bir an gecikseydi ordumuz tamamen yenilecekti. Fakat bu üç cengâver öylesine kahramanca savaştılar ki, "Kızılbaşları" yenilgiye mahkûm ettiler. Sarim’in oğlu Kasım Bey Otağ Hâkimi Ali Han’ı öldürerek mühürlerini ordu kumandanının önüne getirdi. Bu savaş esnasında Dulkadir askerlerinin ihmal ve kusurlarından dolayı İslam Ordusu’nun kalecilerinden ve Kürtlerden birçok kişi şehit oldu. Öyle ki, Şeref Bey’in askerlerinden her birinin vücudunda birçok yara aldıkları halde geri çekilmeden cansiperane bir şekilde savaştılar. Fakat kendilerine yardım ulaşmadığı için şehit oldular”

Şeref Han ve ona bağlı bulunan Rojki Aşireti, bulundukları cephelerde düşmana büyük zayiat verdiler. Asırlardır Bitlis’te hâkimiyet süren Şeref Han ve Rojkiler daima kalelerini savundukları için savaş tekniklerini çok iyi biliyorlardı. Düşmana karşı saldırılarını ona göre düzenliyor büyük başarılar sağlıyorlardı. Şeref Han, Çaldıran’da ve diğer savaşlarda göstermiş olduğu üstün başarı ve gayretleri sonucu Bitlis’i Safevîler'den geri almak üzere Tebriz’den Bitlis’e gönderildi. 31 Ağustos 1514’te Yavuz Selim, Hizan Hâkimi Emir Davud’a Tebriz’den ferman göndererek Şeref Han’ın Bitlis Kalesi’ni Safevîler'den geri alması için kendisine yardım edilmesi yönünde emir verdiği görülmekte.

Şeref Han, Bitlis’i muhasara etmek üzere hazırlıklara başladı. Kürt beylerinden Hazza’lu Muhammed Bey, Hizan Hâkimi Emir Davud, Şirvanlı Emir Şah Muhammed ile Müküs (Bahçesaray) ve İspayird beylerini yanına alarak Bitlis’i muhasara etti. Kuşatma uzun sürdü. Erzak ve mühimmatı biten “Kızılbaşlar”, Garzanlı Muhammed Bey ile Şirvanlı Emir Şah Muhammed’e elçi göndererek can, mal ve çocuklarını korumaları; kimseyi kendilerine dokundurtmama koşuluyla kaleyi Emir Şeref’e teslim edeceklerini bildirerek barış isteğinde bulundular. Bunun üzerine beyler bu barışa razı oldular ve Bitlis Kalesi ile bağlı yerleşim birimlerini teslim aldılar. Ayrıca, "Kızılbaşları" korumak şartıyla Şeref Han’a teslim ettiler. Şeref Han da onları Erciş ve Van sınırları üzerinden vatanlarına gitmek üzere Şah’ın beylerine teslim etti.

Çaldıran savaşında büyük bir yenilgiye uğrayan Şah İsmail Osmanlıya karşı yeniden toparlanmak ve “Kürdistan” bölgesini zapt etmek üzere harekete geçmek istiyordu. Bunun için de yerel beylerden bazı Kürt aşiretlerini yanına alarak Osmanlıya ve onlara taraf olmuş yerel beylere karşı büyük bir savaş başlatmıştı. Muş ve Bitlis’i zapt etmek üzere Pazuki beylerinden Muhammed ve Rüstem Beyleri görevlendirdi. Safevî Devleti’ne sınır olan ve bölge beyleri içerisinde en büyük nüfuza sahip olan Şeref Han’a karşı savaş hazırlıklarını tamamlayarak bazı yerleri zapt etmeye başlaşmışlardı. Bunu duyan Şeref Han da hazırlıklarına başladı.

İdris-i Bitlisî, Halid Bey oğullarıyla Şeref Han arasında meydana gelen savaşı oldukça ayrıntılı anlatmaktadır. Onun verdiği bilgilere göre Hınıs ve Tekman civarında meskûn Pazuki Aşireti beyleri Şah İsmail tarafından taltif edilerek Muhammed ve Rüstem’e Kürdistan Eyaleti Beylerbeyliği payesi verilmiş ve daha önce Safevîlerin elinde bulunan Muş ve Bitlis’i Şeref Han’dan geri almak üzere görevlendirilmişlerdir. Bunun üzerine Pazuki beyleri bazı kaleleri ele geçirdikten sonra Bitlis üzerine yürümek istemişlerdi. Bu haberi duyan Şeref Han benimle (İdris-i Bitlisî) istişare etti. Bendeniz savaşa katılmak istedim, ancak buna izin vermeyerek Bitlis’te kalmamı istemişti. Şeref Han, kışın yolların karla kapalı olmasına rağmen Halid’in kardeşlerine saldırmayı uygun buldu.

Bunun üzerine Şeref Han Şah İsmail’e bağlı bulunan Kürt Halid’in evlatlarına karşı savaşa girişti. Savaşçılarıyla Muş ovasından geçerek Hınıs’ta bulunan Şah İsmail taraftarlarından Kürt Halid’in evladı ve ahfadı üzerine ansızın baskın yaptı. Her iki taraf arasında büyük bir meydan muharebesi başladı. Halid Bey’in taraftarlarından çoğu kılıçtan geçirildi. Bu çarpışmalarda Şeref Han’ın ordusuna da önemli oranda zayiat verildi. Sonuç itibarıyla Kürt Halid’in kardeşi Rüstem ve iki oğlu ile amcaoğulları bu savaşta öldürülerek malları yağmalandı; kadın ve çocukları esir alınarak Bitlis’e götürüldü. Halid Bey’in kardeşi Pazukili Muhammed, civarda bulunan bazı “Kızılbaş” taifesiyle birlikte yeniden harekete geçti. Şeref Han’la aralarında büyük bir savaş tekrar başladı. Bu muharebe esnasında Pazukilerin ileri gelenlerinden 200 kişi öldürüldü. Böylelikle Pazukili Emir Muhammed verdiği büyük zayiattan dolayı geri çekilmek zorunda kaldı. Bu olaydan sonra Bitlis Beyliği Safevîlerden alınmış oldu.

Belgelerin verdiği bilgilere göre, Yavuz Selim’in Edirne’den İdris-i Bitlisî’ye gönderdiği 8 Kasım 1515 tarihli fermanda şu ifadeler yer almakta idi: Diyarbekir savaşında size katılan ve itaat edip gelen Kürt beylerinin sadakat, ihlâs ve hizmetleri karşılığında ihtisaslarına göre daha önce mutasarrıf oldukları vilayet veya sancaklara yeniden tayinlerinin yapılması... Bu bağlamda İdris-i Bitlisî’ye verilen emir üzerine Bitlis ve çevresi Şeref Han'a (Osmanlıya iltihak ettiğinden) yurtluk ve ocaklık olarak tevcih edilmiştir. Böylece özerk bir idari yapı içinde teşkilatlandırılan Bitlis Beyliği, masraflarını has, timar ve zeamet gelirlerinden ve reayadan alınan rüsum ve vergilerden karşılayarak merkez-i hükümet bütçesinden herhangi bir yardım alamamıştır. Bu gelişme üzerine Şeref Han padişah adına bölgenin hâkimi konumuna gelmiş ve Hınıs, Tekman, Muş, Bitlis ve bağlı yerleşim birimleriyle birlikte Hakkari sınırına kadar olan serhat bölgesinin tamamının sorumluluğunu üzerine almıştır. Resmen bu göreve getiriliş tarihi ise 22 Kasım 1515'tir.

Yavuz Selimin vefatından hemen sonra İdrisi-i Bitlisi de vefat etti ve böylece tamamlanmamış bir ilişkiyi devralan Kanuni oldu.

belge-400.jpgKanuni ile Başlayan Kürdistan Davası

Kanuni döneminin ilk yıllarında düzenlenen Osmanlı’nın idari taksimatını gösteren defterde, Kürdistan beyleri içerisinde Şeref Han’ın ismi zikredilmektedir. Bu defterlerden birisi Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi D.9772 numarada kayıtlıdır. Bu vesikayı uzun açıklamalar ve notlarla birlikte yayınlayan Ö. L. Barkan, bu belgenin 1526 senesine ait bir belge olduğunu tespit etmiştir. Bu belgeye baktığımızda Bitlis’in Şeref Bey’e yurtluk ve ocaklık olarak verildiği, Paşa Sancağı dahilinde olmadığı anlaşılmaktadır. Yapılan ilk idari düzenlemede Bitlis Beyliği'nin 28 Kürt Beyliği arasında yer aldığı görülmektedir. Şeref Bey, Kanuni döneminde beyliğini genişleterek Hakkari bölgesine kadar nüfuzunu artırmıştı. Bitlis ve mülhakatı serhat bölgesi olması hasebiyle sürekli Safevî saldırılarına uğruyordu. Stratejik öneme sahip olan Bitlis’i Safevî istilasına karşı muhafaza etmeye çalışmıştır.

Kanunî ile olan siyasi ve idar-i ilişkileri gayet iyi yürütüyordu. Safevîler arasına göndermiş olduğu istihbaratçılarından aldığı önemli bilgileri merkezi hükümete ayrıntılı bir şekilde raporlar halinde gönderiyordu. Belgenin arka yüzünde, “Şeref Bey hâkim-i Bitlis ki der tarîh-i 18 Rebîülevvel âmede” kaydı bulunmakta ve Şah İsmail’in bütün ordusu ve tevâbiiyle Tebriz’de konaklamakta olduğu belirtilmektedir. Ayrıca, bu orduya katılmak üzere Geylan emirlerinin 20.000 ve Şirvan emirlerinden Şeyh Şah’ın da 10.000 bin asker göndermeyi taahhüt ettiği, yine aynı metinde, Bağdad’dan gelen haberlere göre Çiyan Sultan’ın 10.000 askerle Kürdistan’ı geçerek Bağdad’a geldiği ifade edilmektedir. Bölgenin durumuyla ilgili Kanuni’ye arz edilen yazışmada Şeref Bey’in merkezi hükümete yakınlığı görülmektedir.

Kürdistan Osmanlı ilişkisi Ayağında Sorunun Başlangıcı ve Şeref Han’ın katledilişi

Ulâme Paşa, Tekelidir. Sipahilerden olup Şahkulu vak'asında yakalanmamak için İran'a kaçtı. İran devleti tarafından birçok görevlerde istihdam olunup en son Azerbaycan valisi oldu. 1530, 1531’de İran şahı Tahmasb aleyhinde savaştı, İran’ı terk ederek Van’a gelmiş ve oradan Kanuni’ye arz-ı ubudiyet ve itaat eylemiştir.

Ulame Bey, Şah Tahmasb zamanında “Azerbaycan valisi iken” Şah’tan kaçarak Azerbaycan'a bağlı ve Safevi hakimiyetinde bulunan Van’a geçti. Buradan Diyarbakır beylerbeyi aracılığıyla Osmanlı himayesine girmek için talepte bulundu. Durumdan haberdar olan Kanuni Sultan Süleyman, Ulame Bey ve ailesini Van’dan alıp İstanbul’a getirtmek üzere 938’de Şeref Han’dan istekte bulunur. Şeref Han da Ulame’yi aile fertleriyle birlikte Padişah dergahına göndermek üzere Van’a doğru yola çıktı. Ulame Han ile beraberinde Tekelu aşiretlerinin liderlerinden ve ileri gelenlerinden 200 kişi olduğu halde Harkom nehri üzerinde karşılaştılar.”

 Şeref Han, Ulame ile birlikte Harkom köyünde kaldı. Emir Bey ve Mahmud’un yanına Ulame’nin ileri gelen adamlarından bazılarını alarak, onun ve yanındakilerin ailelerini getirmek üzere Van’a gittiler. Emir Bey Van Kalesi’ne gelince Ulame’nın kardeşi ve ileri gelenler isyan ederek kalenin kapılarını kendilerine kapatarak ailelerini teslime yanaşmadılar. Ulame Han, ailesini almadan İstanbul’a gitmek istemiyordu. Bu isteği Şeref Han tarafından reddedilerek Bitlis’e getirildi. Şeref Han, Ulâme'nin yanına askerlerini vererek İstanbul’a yolladı.

İstanbul’a ulaşan Ulâme, divanda vezirlere Şeref Han’ın Şah Tahmasb’la ilişkisinin bulunduğunu, bu sebeple kendisini öldürtmeye teşebbüs ettiğini ve İstanbul’a çağrılsa dahi buna itaat etmeyeceğini ve dolayısıyla da İstanbul’a gelmeyeceğini söyledi. Divan'da bulunan vezirler Ulame Han’ın söylediklerine inanıp durumu Kanuni Sultan Süleyman’a arz ettiler.

Bunun üzerine 1531 baharında Şeref Han'ın görevine son verildi. Bitlis ve mülhakatı Ulâme Paşa’ya Beylerbeylik payesiyle tevcih edildi. Ulame Paşa burayı ele geçirmek üzere Diyabakır’a gönderildi. Bunu duyan Şeref Han kendisine verilen Bitlis, Ahtamar, Ahlat, Muş, Kifnedur, Amurk, Kelhok, Firuz, Sılim, Gülhar, Tatik ve diğer kaleleri Rozki Ağaları’na bırakıp ailesini ve çocuklarını Ahtamar Kalesine yolladı. Yanına birkaç adamını alıp Şah Tahmasb’a iltica etmek zorunda kaldı. Başından geçenleri Şah'a anlatarak destek ve yardım talep etti. Şah da ona iltifat ederek destek sözü verdi. Ulâme Paşa, Osmanlının da yardımını alarak Diyarbakır Beylerbeyi Fil Yakub Paşa ile birlikte Bitlis'i kuşatıp top ateşine tuttu (1532) ve kale duvarlarını tahrip etti. Kalenin ele geçirilmesine ramak kalmışken Bitlis’in yardımına Tebriz’den Şah Tahmasb’ın geldiğine dair haberler “Adilcevaz ile Ahlat’ta” yayıldı. Aslında Şeref Han, Safevîlerin teşvikiyle kuşatma altında bulunan Rojkilere destek vermek üzere geliyordu. Bunu duyan Fil Yakub ve Ulâme Paşa kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldılar. Bu geri çekilişte birçok mühimmatın da bırakıldığı belgelerde ifade edilmektedir.

Ahlat’a gelen Şah Tahmasb’a Şeref Han büyük bir ziyafet vererek değerli mücevherler hediye etti. Bunun üzerine Şah da ona mücevherlerle işlenmiş bir kılıç hediye etti. Şeref Bey’e Hanlık unvanıyla birlikte "Kürdistan Beylerbeyi" payesi verilerek Bitlis, Muş, Hınıs gibi birçok şehir ve kasabayı kendisine tevcih etti. Böylelikle Kürdistan’ın büyük bir kısmı yeniden Safevîlerin hâkimiyetine girmiş oldu.

Şeref Han’ın İran’ile ilişkiye girmesiyle Osmanlı Devleti büyük bir toprak kaybına uğramış oldu. Osmanlı Devleti’nin Bitlis’e müdahalesi diğer Kürt beylerini de tedirgin etti. Kendilerine müdahale edileceği korkusuyla Şeref Han'la birlikte bazı beyler de Safevîler ile ilişkiye geçtiler. “Kânûnnâme-i Sultânî li-Azîz Efendi” adlı çalışmada Kürt beylerinin düştüğü perişanlık ayrıntılı bir şekilde ifade edilmiştir,“Ekrad hakimleri beylerbeylerin zir-i dest-i kahrinde paymal ve zulüm ve teaddilerinden her biri muzdarib ve perişan-hal olub iki padişah-ı ali-şanın verdikleri ahidnameleri mucibince mabeynlerinde azl ve nasb emri muhal ve yerleri ecnebiye verilmek ademü’l-ihtimâl iken ahz-ü celb içün beylerbeyleri beyini ma’zul ve kimini bila-sebeb katl edub ve kimi dahi azl ve nasb ve katl havfundan terk-i vatan ve cela-yı mesken etmek zorunda kalıyordu

Şah Tahmasb Ahlat’ı terk ederek Tebriz’e doğru hareket ederken Şeref Han da Ulâme’ye yardım eden Kürt beylerine karşı savaş açtı. Hizan’lı Emir Davud’a taarruz ederek mallarını müsadere etti. Hizan Kalesi kuşatıldı, iki taraftan birçok insan öldürüldü. Şeref Han’ın bu tavrı Osmanlının da desteğini alan Ulâme' için de bir fırsat oldu. Şeref Han‘a bazı Kürt beyleri cephe aldılar. Bu saldırıyı duyan Ulâme, derhal Bitlis bölgesine doğru yola çıktı. Ulâme’ye daha önce katılmamış birçok bey de destek vermiş oldu. Emir Budak Keysani, Şeyh Emir’in oğlu İbrahim Ağa, Derviş Mahmud Keleçuri gibi Rozkan Aşireti’nin bazı ileri gelenleri de Şeref Han’ın tutum ve davranışlarından gücendiklerinden Ulâme’ye iltihak ettiler.

Bu şekilde toparlanan Ulâme ve Fil Yakub 10.000 kişilik süvari ve piyade birlikleriyle Hizan üzerinden Tatik bölgesine geçerek Bitlis üzerine yürüdüler (940/1534). Şeref Han azınlıkta kalan kuvvetleriyle düşmanıyla savaşamayacağını anladı ve arkadaşlarına geri çekilme talebinde bulundu. Bunu reddeden Rojki ağaları ise savaşma kararı aldılar. Bunun yanında Şeref Han, Safevîlerden yardım talebinde bulunulmasını teklif etti. Fakat Rojki beyleri bu teklifi kabul etmeyip mevcut kuvvetleriyle savaşa girmekte kararlı olduklarını gösterdiler. Çarpışmalar Tatik Kalesi’nin güneyinde başladı. Savaşın şiddetlenmesi sonucunda Rozkan Aşireti'nden birçok savaşçı öldü. Şeref Han da bu savaşta hayatını kaybetti. Rozkanlı beylerinin bir kısmı esir edildi. Ulâme Paşa Bitlis’e girmeyerek Vestan ve Van’a doğru hareket etti. Böylece Şeref Han'ın otuz yıla varan inişli çıkışlı siyasi hayatı da ölümüyle noktalanmış oldu (1534).  Bitlis Beylerbeyi olup Şeref Han ile savaşıp onu katlettiler.

Savaş zaferle sonuçlanınca Ulâme’nın Sadarete gönderdiği dilekçede, “Bitlis’te "Şeref Kâfiri" muharebesine katılan ve büyük yararlılıklar gösteren Murad Bey” tabirini kullanmıştır. “Bu belgede Murad Bey ve Suhrab Beylerle ilgili net bir bilgi yoktur.  Fakat Ulâme Paşa’yla birlikte hareket e den ve birçok savaşlarda kendisiyle birlikte olan Bayındır oğlu Murad Bey’dir. Murad Bey, Şeref Han’la yapılan savaşta ve diğer savaşlarda gösterdiği üstün başarıdan dolayı Irak fethedildikten sonra 22 Safer 941’de Murad Bey’e Beylerbeyliği payesi verilerek tayin edilmiştir. Kanaatimce taltif edilen Murat Bayındır oğlu Murad’dır.

Murat Bey ve kardeşi Suhrab Bey’in taltif edilmesini istemiş ve bu talebinin gerçekleşmesinin önemine işaret ederek isteklerinin mutlaka yerine getirilmesini arz etmiştir. Bu belgede tarih yoktur. Altında “Mine'l-Muhlisi'l-Hakîr Ulâme el-Fakîr” yazılı imza mevcuttur. Tahminen Kanuni dönemine ait 1534 tarihli bir belgedir.”

Şeref Han, Ulâme’ya yardım ettiği halde, Ulâme, Osmanlılar ile ittifak ederek Şeref Han’ı katletmişlerdir. Sonuç itibariye, Osmanlının ve Ulâme nın, Şeref Han’nın nezdinde Kürdistan’a ve Kürtlere yaklaşım biçiminin en bariz örneğini gösteren “Şeref Kâfiri” ifadesi hiçbir yoruma gerek bırakmamaktadır.

Osmanlı Kürdistan'da ilk adımını siyasal ilişkiler sonucu attıktan sonra, Kürt unsurlara verdiği bir çeşit ayrıcalığı ya da “otonomiyi” kontrol altına almak için merkezden resmi sıfatla gönderilen unsurların “memurların” sayısını gide­rek arttırır. Böylece yerel güçlerin kendi içlerinde siyasallaşmalarının ve örgütlen­melerinin önüne geçilmiş olur. Gönderilen bu memurlar sadece merkezle yerel güçler arasındaki ilişkiyi sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda yerel bölgelerin de si­yasal organları haline geliyorlardı. Bu nedenle Kürt yerel güçleri ve hükümetleri merkezden bağımsız, kendi başlarına siyasal inisiyatif geliştiremezler. Yargı deneti­minde bulunan naibiler, defterdarlar, sekreterler, müftüler merkezi iktidarın önce temsilcileri sıfatıyla bölgenin sosyal ve siyasal yaşamında yer alırlar. Temsilcilik, gi­derek yerini müdahaleciliğe bırakır. Problem çıkması halinde ise devletin bizzat varlığı hissedilir.

İşte Kürdistan sorunu Safevi ve Osmanlı devletlerinin Kürdistan’ı kendi çıkarlarının bir parçası yapmaya dönük politikalarıdır ve sorunun dayanağı bu belgelerde “politikalarda” saklıdır, Osmanlı ayağını oluşturan Kanuni dönemi, Kürdistan sorununun başlangıcı açısından önemli bir milattır. Bu müdahaleci politikalar sorunun doğasına dair önemli ipuçları vermektedir. Ve Türk tarihide bu politikanın sonuçlarına dair bilinen nedelerden dolayı da bir kaynak bulmak mümkün değildir. Osmanlı bu politikasıyla Kürt potansiyelini cömertçe kullanmıştır. Bildikleri ve kullandıkları tek dil, zamana yayınlan uzun soluklu “zor”a dayalı yıldırma hareketleri ve mono kültürü olmuştur. Sorun belgelerde ki, “politik özü” yakalaya bilmektir. Önümüzde duran tek “akıl yolu” budur. Türkiye'de, Osmanlı İmparatorluğu ve devlet yönetimi üzerine yapılan araştır­malarda bilimsel analizlerden çok, ideolojik hesaplaşmalar ön planda tutulmaktadır. Politik alanda var olan sağ- sol çekişmesi ve bu anlayışların dayattığı zıtlık kendisini tarih alanında da göstermektedir.

İlk bakışta, Türkiye’de tarihsel olguların ele alınış tarzı göz önüne alındığında doğal gibi görünen bu anlayışları, politik kaygılardan kur­tarıp verilerin bizzat kendileriyle tarihsel bir metodoloji içinde ele aldığımızda, olgu da, kendisini bize daha iyi tanıtmaktadır.  Buradaki metodolojiyi sağ ve sol ideolojinin verdiği tartışmasız kesin değer yargılarından kurtardığımızda tarihsel olmuş bitmiş olaylar üzerinde pekâlâ ortak noktalarda birleşilebileceği görülecektir. Hakikati yakalayamadığımız takdirde, hayli mevhumlara, ifrat ve tefrite düşmememiz için hiçbir neden kalmamaktadır. Muhakeme ve muvanezesizlik doğal olarak aldanma ve aldatılmayı da beraberinde getirecektir.

Nihayet tarihsel belge orta yerde durmaktadır ve kendisini açıklayabilmesi için bizden soru sorulmasını beklemektedir.


Kaynaklar: Sâlnâme-i Vilâyet-i Diyarbekir, Şerefnâme, Selahattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Hoca Sadeddin, Tâcü't-Tevârîh, Selim Şah-nâme, haz. Hicabi Kırlangıç, İdrîs-i Bitlîsî’nin Heşt Bihişt’inin Hâtimesi, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivleri, E. 5858, Abdullah Demir Köprü Dergisi sayı 98, Müneccimbaşı Tarihi İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Feridun Bey, Mecmû‘atü Münşeâti's-Selâtîn, Başbakanlık Osmanlı Arşiv Belgeleri, Mithat Sertoğlu, Aliçavuş Kanunnamesi, Ö. L. Barkan, “H. 933 – 934 (M. 1327-1528) Mali Yılına Ait Bir Bütçe Örneği”, İktisat Fakültesi Mecmuası XV, Osmanlı Tarihi, M. Fahrettin Kırzıoğlu Ahsenü’t-Tevârîh, İbrahim Efendi Peçevi Târîh-i Peçevi. Kanunnâme-i Sultânî li-Azîz Efendi, Rhoads Murphey, “Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlıların Kafkas Elleri’nin Fethi, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Sicilli Osmani, 20. Hasan Yıldız, 20. yüzyıl başlarında Kürt siyasası ve Modernizm, Huseyn Siyabend Aytemur (Remzî Pêşeng) Dördüncü Bakış, Kürt Milliyetçiliğinin Alt Yapı Analizi.

Huseyin Siyabend Aytemur (Remzî Pêşeng)
Twitter: huseynsiyabend
Email: huseynsiyabend@gmail.com

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.